TEKNOLOJİK ESARETİMİZ- I « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

TEKNOLOJİK ESARETİMİZ- I

Bu haber 12 Aralık 2020 - 7:14 'de eklendi.

Yaşı kırk ve üzeri okurlarım bilirler çok değil bundan yirmi yıl önce birileri gelip bize insanların bakışlarıyla çeşitli boylardaki ekranlara kilitlendiğini, ekranlarca tutsak alındığını söylese herhalde deli olduklarını düşünür; o ekranlardan uzak kaldığımız nadir zamanlarda adeta krize gireceğimizi, ilk fırsatta kendimizi yeniden ekranlara teslim etmek için sabırsızlanacağımızı söylese onlara asla inanmazdık. Hatta gerçek hayatımızın gittikçe eksilip küçüleceğini, sanal hayatımızın yaşadığımız asıl yer olacağını ifade etseler saçmaladıklarını söylerdik.

Bir çeyrek asır önce inanılmaz bulduğumuz, delilik gibi gördüğümüz, bize saçmalık gibi gelen hali ile o fotoğraf, kabul edelim ki bizim bugünümüzün, bugünkü hayatlarımızın fotoğrafı artık.

Zira televizyon, bilgisayar, tablet ya da telefon adı ne olursa olsun dünya üzerinde her an milyonlarca insan bir ekrana gömülmüş vaziyette yaşıyor ve bunların hepsi en az herhangi bir uyuşturucu madde kadar bağımlılık yapıyor.

‘Bağımlılık’ kavramı hiç kimse için kolaylıkla alıp kabul edilebilecek bir kavram değil biliyorum. Bu yüzden olsa gerek ki hemen her günün hiç azımsanmayacak kadar büyük bir bölümünü herhangi bir ekrana bağlı geçiren insanlar olarak hiçbirimiz kendimize bu kavramı yakıştırmıyor; diğer bütün bağımlılıklar gibi ekran bağımlılığının da dünyadaki marjinal birtakım insanların problemi olduğunu varsayıp geçiyoruz.

Oysa fotoğraf ortada, hiçbirimiz teknolojik oyuncaklarımızdan kafalarımızı kaldıramıyor; evde, alışverişte, yolda yürürken, toplum taşım araçlarında, lokantalarda, okullarda, sıkış tıkış otobüs durağında, hastanede tahlil kuyruğunda, kırmızı ışığın yanmasını beklerken, hatta camide hutbe okunurken ve bulunduğumuz diğer her yerde gözümüzü ekranlara dikiyor, birkaç dakikalık boşlukta hemen cebimizden veya çantamızdan telefonumuzu çıkarıyor, etrafımızdan tamamen kopuyoruz.

Kabul edelim veya etmeyelim hepimizin az ya da çok en genel anlamıyla teknoloji bağımlısı, çoğumuzun ekran bağımlısı, büyük bir kısmımızın da sosyal medya bağımlısı haline geldik. Bugün birçok kimse yeni teknolojik alışkanlıklarından vazgeçmeyi asla aklına bile getirmeyecek kadar kapılmış durumda bu illete!

Peki ne zararı var diyecek okurlarım olacaktır belki de!

İnsanın zamanın herhangi bir yerinde her şeyi durdurup kendisiyle yüzleşmesi, kendisiyle kalabalık kalması ve içine hicret etmesi oldukça zor bu devirde. Zira dışardaki gürültü o kadar yoğun ki içimizdeki sesi duyabilene aşk olsun.

Bu yüzden kendimizle neredeyse hiç karşılaşmadan yaşıyoruz biz. Biz bunu yapamadığımız gibi bu yokluğumuzu, yoksulluğumuzu, yoksunluğumuzu yüzümüze vuracak kimse de yok emin olun. Zira herkes aynı durumda.

Hemen her gün öyle büyük bir enformasyon sağanağının içinden geçiyoruz ki çok fazla şey başardığımız, çok şey atlattığımız zannına kapılıyoruz ister istemez. Günlerin muhasebesini yapma, hayata katabildiklerimizi görebilme alışkanlığımızı da çok zaman evvel tümüyle yitirmiş olduğumuzdan bu konudaki yoksulluğumuz dağ gibi birikiyor etrafımızda. Kendi gerçeğimizle, benliğimizle, vicdan aynamızla yüzleşmedikçe de girdiğimiz bu anaforun içinde tıkanıyor, tükeniyor, kıskıvrak mahpus kalıyoruz.

Tüm bunları görecek ahvalimiz kalmadığı için olsa gerek ki, kendimizi hayatın içinden gelip geçmekte olan fani yolcular olduğumuza ikna edecek bir delilimiz yok yaşadıklarımızda; aksine, buraya kalmaya gelmiş gibiyiz. Dilimizde inandığımızı belirten cümleler olsa da insanlığımızın yapıp ettiklerimizle, hayrımız ve şerrimizle, doğruluk ve yanlışlığımızla, günahımız ve sevabımızla bir yerde birikmekte olduğuna, bir kitaba yazılmakta olduğuna, bir hesaba eklenmekte olduğuna kalben inanmaya yatkın değil gibiyiz.

Kabul edelim veya etmeyelim iman ettiğimizi iddia ettiğimiz ötelerde, “hayatını neyle geçirdin, nelerle meşgul oldun?” diye sual edilse ki edileceğine iman etmişiz, apışıp kalacak bu devrin insanı. Çünkü toplumun bir parçası olduğumuz her yerde, isteyelim istemeyelim bu gaflet seline bir yerinden kapılıyoruz hepimiz.

Bu akıl boşalmasından, bu idrak çözülmesinden, bu kalp kirlenmesinden tek başına kurtulma şansımız da yok. Ne yapacaksak, bu ağır uykudan hep birlikte uyanarak yapacağız.

Aksi halde ayağımızın ucuna kadar gelen, her gün teknolojik oyuncaklarımızla gözümüze sokulan medya dolambaçlarına düşmekten, magazin dolmuşlarına binmekten, beş para etmez mevzulara ömür harcamaktan geri alamayacağız insanlığımızı.

Öyle ya herkesin gülecek bir saçmalık, konuşacak bir konu, merak edecek bir acayiplik peşinde olduğu bir yerde elinizdeki yaşamak ve yaşadığı çağa olan borcunu ödemek gibi ciddi bir meseleyi, derdi, endişeyi nereye koyacak, kime nasıl anlatacaksınız?

Ya da bu konu açılmışken sormak lazım “bizde büyük sanatçı, düşünür, ilim adamı neden artık yetişmiyor” diye yaygara koparıyoruz ya hani, sahiden yetişmiş olsa kim, nasıl fark edecek o büyük sanatçıyı, düşünürü, ilim adamını bunca gürültünün içinde?

Bu kadar mı? Hayır tabi ki!

Farkındayız veya değiliz.

Çevremizi saran tehditler çemberi de giderek daralıyor. Hırsızlık, gasp, tecavüz, şiddet tırmanıyor. Uyuşturucu, alkol, tütün kullanımı artıyor, bunun yol açtığı bağımlılıklar nesilleri çürütüyor.

Evlerimizi çelik kapılarla, alarm sistemleriyle, güvenlik kameralarıyla, kapı nöbetçileriyle, demir parmaklıklarla, yüksek duvarlarla donatıyor, yine de kendimizi güvende hissedemiyoruz.

Üstelik sadece tarifi belirsiz saldırganlıklar değil bizi korkutan.

Çevresel felaketler sağlığımızı doğrudan tehdit eder hale geldi. Düne kadar adını bile duymadığımız onca hastalık ölümcül kollarını üzerimize doğru uzatıyor. Doğru dürüst bilgi sahibi bile olamadığımız ve kimsenin tam izahatını yapamadığı salgın hastalıkların korkusu geceleri uykumuzu kaçırıyor.

Kuşlar, tavuklar, sığırlar, keneler gibi daha düne kadar tabiatın bir parçası olan pek çok canlıyı bugün korkutucu düşmanlar olarak görüyor, sokaktaki evcil hayvanlara dahi dokunmaktan imtina ediyoruz.

Baz istasyonları, cep telefonları, manyetik alanlar, radyasyon yayan elektronik eşyalar, genetiğiyle oynanmış gıda maddeleri, koruyucu katkılarla birer zehir kaynağına dönüştürülmüş besinler, hepsinin ölümcül keskin kılıcı tepemizde sallanıyor. (Devam Edecek)

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlumuhammedridvansadikoglu@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.