18.10.2021, 13:46

“Taliban, İslâm Ve Göç- VI”


Peki insanları katletme olarak algılatılan cihat kavramı nedir?

Özgürlükleri çiğneyen, baskıcı güçlere karşı kıyamın adıdır. Başka? İslam’ın önündeki engelleri bertaraf edip insanların kendi iradeleri ile İslam’a ulaşma imkânını sunmaktır.

Peki bunu nerden biliyoruz?

Bakalım…

Mekke fethedildiği sırada Hz. Peygamber (sav)’in “Küçük cihadı kazandık şimdi büyük cihada başlıyoruz” dediğini anlatıyor siyer ve hadis kitapları. Yukarda tarifini yaptığım haliyle “küçük cihat” ile müşrikler dize getirilmiş; Rahman, Hz. Peygamber (sav)’i kutsal davasında muzaffer kılmış; yirmi bir yıl boyunca ortaya koyduğu ilahi kelamla canıyla, malıyla savaşanlar teslim olmuş, kaçacak başka yer bulamadıkları için de Müslüman olmuşlardı.

Peki şimdi sıra nerde?

Büyük cihatta!

İnsanın kendi nefsiyle savaşı başlıyor; kendisiyle baş başa kaldığı anlarda; vicdan denen gökkuşağının ucu bucağı görünmeyen siyahı karşısında muhasebesini başlatarak Rabbe kul, elçisine ümmet olma yolundaki adımlarını okuması ve kendisini düzeltmesi gerekiyor! Alın bunu yukardaki tabloyla birleştirin! Nerde Hz. Peygamber (sav)’in tespiti?

Hani büyük cihat?

Bitti mi? Hayır! Kur’an-ı Mübin’e bakalım; Furkan suresinin 52. ayetinde “Onlarla büyük cihat ile cihat et” buyuyor Allah! Bu ayet, Peygamberliğin beşinci ya da altıncı yılında indi. Düşünün!

Daha Hicret’e yedi–sekiz yıl var. Mekke’nin ilk yılları yani… Hz. Peygamber (sav)’in sahabesinin o ilk yıllarda Mekke’de herhangi birine el kaldırdığını, kavga ettiğini, savaş yaptığını duydunuz mu? O zaman ne anlayacağız “büyük cihat” sözünden? İnsanın elinden gelen gücü Allah yolunda sarf etmesini, gönül kazanmak için, yürek fethini kazanmasını anlayacağız.

Alın size en güzel cihat örneği! Halleriyle cihat! Davranışlarıyla cihat! Sevgileriyle cihat!

Paylaşımlarıyla cihat! Kardeşlikleriyle cihat! Tüm mahlukatı kucaklayan merhametleriyle cihat!

Peki Medine?

Oradaki tüm savaşlar sadece “savunma” amaçlıdır. Nefs-i müdafaadır! Sonuç? Cihat, insanın var gücünü kullanarak imanı bir yüreğe daha taşıması, ona ışık olması ve bunun aracılığıyla mükafatlanmasıdır! Zorlama yoktur bu eylemde. Nasıl olabilir? Kapı gibi Bakara 256 dururken…

Ne diyor Allah? “Dinde zorlama yoktur!” Allah, Fecr suresinin yirmi yedi ve otuzuncu ayetleri arasında şöyle buyuruyor; “Ey tatmin olmuş nefis! Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön ve gir cennetime” Ne anladınız bu ayetten? Kamile varan, yani içindeki ‘insani’ yanı besleyen kişi kemale ermiş, kemale eren bu kişinin büyük cihadı zaferle sonuçlanmış, bu cihadı zaferle sonlandıran nefis ise artık tatmin olmuştur, doğru mu? Görülmelidir ki kemale ermemiş, insani yanını besleyememiş, içindeki Yezit’i öldürememiş nefis, tüm kötülükleri ile uçurumdan aşağı düşer. Hırsı, öfkesi, kini, aç gözlülüğü, riyası onu alaşağı eder ve Kur’an-ı Mübin’in bahsettiği en güzel surette yaratılma olan “ahseni takvim” çizgisinden uzaklaştırır. Çıkıyor mu başka bir sonuç? Bence hayır! Kısacası, insanın kendi içindeki büyük cihadı bitmeden, dışa karşı olan küçük cihat bitmez hiçbir zaman. Yani önce kötü niyetlerimizi öldüreceğiz. Niyetler kin, intikam, öldürme, yok etme zehriyle bozulduğunda cihad kelimesinin anlamı kalmaz! Bütün İslam-i, Kuran-ı ve Muhammedi hakikatler cihadın aslının nefis ve niyetle alakalı olduğunu haykırıyor. Ama bu gerçek algılanamadığı için de yazık ki insanlar sadece kelime-i şehadet getirerek “kurtulduk” vehmine kapıldılar. Hem de kelime-i şehadetin Kur’an-ı Mübin’in tüm hükümlerinin altına “ıslak imza” atıp “hepsini kabul ediyor ve yerine getirmeyi taahhüt ediyorum” anlamına geldiğini bilmeden!

Değişen bir şey var mı?

Aksine “Müslüman” olduğunu söyleyen Yezit’in dedesi Ebu Süfyan’ın ortaya koyduğu hırs, öfke, kin ve zulmü mumla arar olduk. Tam da bu noktada soralım; Dîvân-ı Hakk’ta sana nasıl muamele edileceğini bilmek istiyorsan, bugün O’nun (c.c) yarattıklarına nasıl muamele ettiğine bir bakıver diyen ariflerin dilince bu zorbalık, din anlayışının, insan kalma çabasının neresine düşer? Kardeşliği tebessümle çoğaltmak varken; hüsnü zan ile azalmamıza engel olmamız, tevazu ile bir araya gelmemiz, müsamaha ile uzaklaşanın yüreğinden tutmamız gerekirken; kendimizi kınamayan nefislerimiz, şerre bahaneler arayan kirli akıllarımız, hakkı görmezden gelip zulmeti aklayan vicdanlarımızla aynı Allah’a inanan, aynı kıbleye dönen, aynı peygamberin risaletine iman eden biz, neden bugün birbirimizi bir kaşık suda boğar haldeyiz? İman edip diriltmeye ve yaşatmaya tabi olmamak; mesajları bildiği halde ne uğruna ve kimlerle mücadele ettiğini önemsememek; sadece güce ve güçlüye tapınmak, hakikati zimmetine alıp başkalarını batıl yolların yolcuları ilan etmek; idraksizlik ve ferasetsizliğin en belirgin alametleri değil mi? Sadece haz ve menfaat tatmini için yaşayan, hak hukuk gözetmeyen, sorumluluklarını sadece göstermelik ibadetlerle yerine getirdiğini sananların kendilerini dindar hissetmelerinin bir önemi var mı? Kelimenin düşünceye, düşüncenin hayata akan tarafıyla kalbimizde var olan dilimizden dökülecekse eğer Peygamberin izinden gittiğini söylediği halde onun ahlâkıyla terbiye görmeyenler, mukaddes kelimeleri sadece dillerinde taşıyıp gönüllerine indiremeyenler için Kitab-ül Mübin, “kitap yüklü merkepler” ifadesini kullanmıyor; taşıyan, ayetin ifadesiyle hamal oluyor; yaşayan ise kemâl bulmuyor mu? Evet, neyi, niçin yaptığını sorgulamayan ve akıl nimetini sadece çıkarlarına uyunca kullanmayı maharet sanan beşer; hakikati seçebilmeyi mümkün kılan her türlü donanımı kendi elleriyle köreltmek hususunda pek bir mahir ne yazık ki.

Oysa ki, kabul etmek zorundayız ki; Kişinin iyi ve doğru olmasında ölçümüz hak ve hakikattir. Adalet ancak bu şekilde “amasız” hale gelir. Kişiler, bize yahut sevdiklerimize sağladıkları fayda sebebiyle değil, hakikate nispetlerine göre iyi ve doğru olarak tarif edilir. Aksi halde bize faydası olduğu düşüncesiyle kötüyü ve yanlışı sahiplenip, bize zararı olduğu vehmiyle iyiyi ve doğruyu ortadan kaldırmak durumunda kalırız ki zaten bugün boğuştuğumuz konuların asıl sebebi de bu teraziyi kuramamaktan kaynaklanmaktadır. Madem ki kulluğu kendisinden öğrendiğimiz tek ve hakiki kul, çağlar ötesinden zamanımızın kalbine üfürerek “din samimiyettir” diyor, anlayacağız ki eğri oturup da doğru konuşmak nasıl mümkün değilse eğri bakıp doğru görmek, doğru kararlar almak da öylece imkânsız! Yani bizim lehimize iken şerbet olanı aleyhimize iken zehir de olsa yudumladığımızda, bize yapıldığında zulüm olanı bir başkasına yapıp zalimlerden olmadığımızda, dostumuz için istediğimiz adaleti düşman bellediğimiz “ötekilerden” esirgemediğimizde, güçlüyken gösteremediğimiz merhameti zayıfken kimseden beklemediğimizde, geceyi örtü kılanın hatırına gündüz taşıyamayacağımız yüke karanlıkta hamallık yapmadığımızda; “adalet” denen o iki ucu keskin kılıçla “kıssasa kıssas” diyen “sabahın sahibi”, hak edene hakkını verecek ve mazlumu hiçbir surette zalime yem etmeyecektir. Ve gelelim göç kısmına; Ülkemizde yeniymiş gibi gösterilen veya medya tarafından servis edilmediği için pek de bilinmeyen Afgan göçü 2000’li yıllardan beri var ve Taliban gücü her ele geçirdiğinde belirli aralıklarla sürmüş. 2018 ve 2019 yıllarında yoğunlaşmış ve bu tarihlerde sınırlarımızdan geçen ve kayıt altına alınabilen Afgan sayısı 301 bin civarında. 2020 yılında küresel pandemi nedeniyle düşen göç dalgası son dönemde Taliban’ın yeniden güç elde etmesi ile doğal olarak hızlandı. Ancak öyle sanıldığı gibi hadi bunları alıp gönderelim demek öyle kolay değil.

Zira Türkiye’nin göçmen yasası uluslararası hukuka uygun ve son derece insancıl. Bu yasa ve uluslararası kurallar nedeniyle sınırda ya da içeride yakalanan bir Afgan’ı, veya Suriyeliyi suça karışmamışsa, kendi gitmek istemiyorsa zorla sınır dışı etmek mümkün değil. Üçüncü bir ülkeye gitmeleri ise prosedürler ve gönüllülük esasına dayalı. Afgan veya Suriyeli göçmenler kuralları çiğnemişse zorla, ikna yoluyla ülkesine gönderiliyor. Ancak gelenlerin sadece %10’u ya da azami %20’si geri gönderilebiliyor. Son gelenler de dahil olmak üzere ülkemizde şu anda tam rakamı yine bilinmese de 400 binden fazla Afgan olduğu tahmin ediliyor. Bu insanlar Afganistan’da siyasi istikrar sağlanır, ekonomik refah artar ve can güvenliği sorunu yaşanmazsa ikna yoluyla gidebilir. Aksi halde, hukuken mümkün değil. Belki görmek istemiyoruz ama duvar örerek, tel örgü çekerek, sınıra asker yığarak göç azaltılabilir ama bitirilemez. İnsanların göç etmelerine neden olan sebeplerin kaynağının da ortadan kaldırılması gerekir. Yani Suriye, Afganistan, Pakistan, Irak, Libya gibi ülkeler istikrara kavuşmadan, ekonomik refaha kavuşmadan, insanların oradaki can güvenliği, refah seviyeleri sağlanmadan, insanca yaşama şartları oluşturulmadan göç durdurulamaz.

Peki son olarak çözüm nedir?

Öncelikle madem ki kendimize toplum diyoruz, insanlığımızı aynı bedenin uzuvları gibiymişiz gibi düşünmeye mecburuz. Yanıldığını fark edebilmek, tökezlediğini bilebilmek, çuvalladığını anlayabilmek ve kendi başına hiçbir şey olmadığını kabullenebilmekten başlayacak “ayağa kalkışımız.” Madem ki insanız; yanlışlığa karşı dosdoğru, kirliliğe karşı tertemiz, karanlığa karşı apaydınlık, çürüyene karşı sapasağlam, kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz. Aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz şu zamanlarda bunları yapabilmek zor bilirim. Ancak varlığımızın nasıl acımasız bir işgalin tahakkümü altında olduğunu görebilmemiz için; gün boyu bizi nelerin meşgul ettiğine biraz daha yakından bakmamız yeterli olacaktır! Zira zaaflarıyla yüzleşmeyen, yüzleşemeyen insan, kötülük endüstrisinin en istikrarlı müşterisidir. Bu endüstrinin çarkları arasında öğütülmemek, bu dünyadaki varlığımızı anlamlı kılmak ve bu dünyadan geçip giderken hoş bir seda bırakmanın yolu ise dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin; bir annenin kayıp evladını aradığı gibi, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi yaratılmışa hizmet etmekten, hizmetkâr olmaktan geçiyor.

Zira kalben aklettiğimizde göreceğiz ki; İnsan denen varlığın “yasak ağaçlara” dokunduğu günden bu yana nesilden nesile aktarılan sahip olma ve tahakküm etme hırsı; adına “modern” konulan bu çağda çevre katliamı, türlerin tükenişi, insanlığın azımsanmayacak çoğunluktaki kısmının açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmesi, milyonlarca insanın yerinden ve yurdundan edilmesi olarak yaşam buldu. Aldığı nefesten içtiği suya kadar bin bir ihtiyaç sahibi olan bu muhtaç varlık, sahip oldukça aciz olduğunu unuttu ve bu unutuş ona aynı zamanda özünü de kaybettirdi. Bu kaybediş yukarda andığım gibi sanayi devriminde makinenin icadıyla zirveye çıktı; zira icat ettiği makinenin yaptıklarını, yapabildiklerini gördükçe içindeki “sahip olma”, “hükmetme” hırsı adım adım yaratılış gayesinin çok önüne geçti ki, bugün merkezde sadece “kendisi” var. Ürettiği bilginin büyüsü içinde ihtiyaçsızlığını ilan eden bu varlık, teknolojinin baş döndürücü hızı ile ayağını yerden kesti ve bu ihtiyaçsızlık(!) hali kısa sürede bağımsızlığa dönüştü. Zihninde öldürdüğü “kudretin” yerine kendisini koydu ve acziyetinden bihaber elde ettiği gücün savurmasıyla Firavunlaşmaya, bilginin şehvetiyle Hamanlığa, sahip olduğu ekonomik güç ile de Karunluğa soyundu. Sahip olma hırsı, tüketim arzusunu günden güne artırdı ama doyurduğu nefsine karşılık bu kez ruhu aç kaldı. Bu açlığı doyurmak adına içinde yok ettiği “kudret”in boşluğunu bu kez “izm”lerle doldurmaya başladı. Bu “izm”lerin her biri, ortaya çıkışında merkeze insanı koyan bir düşünce yapısına sahip iken, acemilik süresini aşan her “izm” kendisi gibi düşünmeyeni, görmeyeni, davranmayanı ya kendisi gibi olmaya ya da ötekileştirip yok etmeye başladı. Sonunda da tüm bunlardan bencil, savurgan, tüm sorunlarını vurmak- kırmak ile çözmeye çalışan, her şeyi eleştiren ama söz konusu çözüm bulmak olunca susmayı tercih eden, haklıyı güçlü görmek yerine güçlüyü haklı gören ve anlamsızlığın içinde boğulmaya başlayan bir nesil ortaya çıktı. Yazık ki, insanlığın tekâmül yolculuğunun özellikle son yüzyıldaki fotoğraf bundan ibaret.

Peki nerden başlamalı?

Öncelikle “dönüşümün” kendimizden başlaması gerektiği gerçeği ile yüzleşmek zorundayız. Çünkü, âlemlere rahmet olanın hayatına baktığınızda yaklaşık beş yıl süren “Hira Okulu” bu değişimin bireyden başlaması gerektiğinin en önemli işaretlerinden biridir. “Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez” gerçeğini benliğimize fısıldayan bu okul; hakikate talip olan, bilgeliğe erişerek sevgiyi, merhameti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplumun ıslahına çalışan kişiyi özüyle buluşturduğu gibi aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat standartlarındaki en alt seviyeyi gösteriyor. Yani bu okulun ilk şartı, “fedakârlık”. Öyle ya, fedakârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yürütülemez. Ama bu fedakârlık, okuyarak ve dinleyerek değil ancak yaşamakla, yaşatmakla öğrenilir ki, bu durumda yaşayan modeller çok önemlidir. “Fedakârlık” konusuna burada girmek istemesem de kısaca diyebilirim ki, bugünkü İslam dünyasının en büyük çıkmazı öndeki zatların bu konuda sorunlu olmasıdır! Zira âlemlere rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaşamına rağmen; bu değerleri anlatan, O’nun kürsüsünden, O’nun hırkasıyla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hocalardan fedakârlık değil ancak sefahat öğrenile bilinir!

Çünkü kendinden başlamak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm beklenti, istek ve taleplerini o “mağara”nın kapısında bırakacak ve böylelikle de bu standarda alışan bir birey olarak hayatta karşısına çıkan hiçbir engele karşı yılgınlık göstermeyecek, şikâyet yerine şükür makamında olacak; okuma ve anlamalarından elde ettiği bilgiyi “hâliyle” “yaşa”maya başlayacağı için yaşadığı çağa “taşı”maya da adım atmış olacaktır.

Faydalı olabilmesi temennisiyle!

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
5
parçalı az bulutlu
Namaz Vakti 29 Kasım 2021
İmsak 05:46
Güneş 07:13
Öğle 12:16
İkindi 14:48
Akşam 17:10
Yatsı 18:31
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Trabzonspor 14 36
2. Konyaspor 14 26
3. Hatayspor 14 26
4. Alanyaspor 14 24
5. Fenerbahçe 13 23
6. Başakşehir 14 22
7. Karagümrük 14 22
8. Galatasaray 14 22
9. Adana Demirspor 14 20
10. Beşiktaş 14 20
11. Antalyaspor 14 18
12. Gaziantep FK 14 18
13. Altay 14 17
14. Sivasspor 14 16
15. Giresunspor 14 16
16. Kayserispor 14 16
17. Öznur Kablo Yeni Malatya 14 13
18. Göztepe 13 10
19. Kasımpaşa 14 10
20. Rizespor 14 10
Takımlar O P
1. Ümraniye 13 27
2. Ankaragücü 14 27
3. Eyüpspor 14 27
4. Bandırmaspor 13 25
5. Erzurumspor 12 25
6. İstanbulspor 13 20
7. Tuzlaspor 12 20
8. Kocaelispor 13 20
9. Samsunspor 13 19
10. Adanaspor 14 18
11. Menemenspor 13 17
12. Gençlerbirliği 13 17
13. Boluspor 13 16
14. Denizlispor 13 15
15. Bursaspor 13 14
16. Manisa FK 14 14
17. Ankara Keçiörengücü 13 13
18. Altınordu 14 13
19. Balıkesirspor 13 7
Takımlar O P
1. Chelsea 13 30
2. Man City 13 29
3. Liverpool 13 28
4. West Ham 13 23
5. Arsenal 13 23
6. Wolverhampton 13 20
7. Tottenham 12 19
8. M. United 13 18
9. Brighton 13 18
10. Leicester City 13 18
11. Crystal Palace 13 16
12. Brentford 13 16
13. Aston Villa 13 16
14. Everton 13 15
15. Southampton 13 14
16. Watford 13 13
17. Leeds United 13 12
18. Burnley 12 9
19. Norwich City 13 9
20. Newcastle 13 6
Takımlar O P
1. Real Madrid 14 33
2. Atletico Madrid 14 29
3. Real Sociedad 15 29
4. Sevilla 14 28
5. Real Betis 15 27
6. Rayo Vallecano 15 24
7. Barcelona 14 23
8. Athletic Bilbao 14 20
9. Espanyol 15 20
10. Valencia 15 19
11. Osasuna 14 19
12. Villarreal 14 16
13. Celta de Vigo 15 16
14. Mallorca 15 16
15. Deportivo Alaves 14 14
16. Granada 14 12
17. Cádiz 15 12
18. Elche 14 11
19. Getafe 15 10
20. Levante 15 7