Fikir Günlüğü

Büyük Savaşların sonucunda demokrasi ortadan kalkmıştı. Halkın dini inançları sarsılmış, tanrılara güven kaybolmuştu. Genç nüfusun çoğu savaşlarda ölmüş ve dört bir yanı hastalıklar sarmıştı. Yöneticiler sürgüne gönderilmişti. Ülke yeniden inşa edilmeli, demokrasi yeniden tesis edilmeliydi.

Zihniyet gene aynı, hâkim düşünce ve gelenekler gene tutarsız, gene yanlıydı.

Sokrates sorguladı. Eskiyi, hikmet diye bilinenleri, inançları, tanrıları, her şeyi. Doğruysak, inançlıysak tanrılar neden bize yardım etmedi?

Günümüzde bile çok az insanın cesaret edebildiği sorular sordu...

Yerleşik yargıları sorgulamak çok tehlikelidir. İki bin beş yüz yıl önce tehlikeliydi, şimdi de tehlikeli.

Onun yerine güçlüden yana görün, cukkayı götür.

İlkelermiş, doğrularmış sana ne, herkes götürüyor sen de götür.

İşte hâkim olan düşünce, işte yanlış insanların doğrusu bu.

İki bin beş yüz yıl önce de günümüz Türkiye'si gibi aynı cukkacılar, aynı patronaj ilişkileri, aynı tutarsızlık.

"Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça"...

Sokrates gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlikle suçlandığı mahkemede yargılandı ve ölüme mahkûm edildi.

Şükür ki günümüzde hâlâ şaşırtıcı da olsa, mahkemelerden adil kararlar çıkabilmekte. Ne kadar daha sürer bilinmez.

Yobazın mahkemesi suikast, kafa kesme, linç devam etmekte.

Hukukçu ve gazeteci Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar, Bahriye Üçoklar, Server Tanilli, Turan Dursunlar, Türkiye'nin hızla Orta Doğu'nun pis bataklıklarına sürüklenmesi için katledildi. Muammer Aksoy, Onat Kutlar, Abdi İpekçi, Mustafa Yücel Özbilgin, Cavit Orhan Tütengil, Necip Habletmitoğlu, aydınlanmanın, bilimin ve demokrasinin ışığı sönsün diye, askerlerimizi zincirleyip diri diri yakan aynı yobazın mahkemesinde idam edildi.

Sokrates aynı katledilen aydınlarımız gibi özür dilemedi, pişmanlık belirtmedi, aklını ve bilgeliğini kullanarak ulaştığı modern düşüncelerin arkasında durdu.

İnandığı değerleri savundu, sahip çıktı.

Bir grup iftiracı: "-Sokrates hem yerin altındakileri hem de göktekileri araştırır. İşgüzarın biridir. Bu nedenle de suçludur. Başkalarına da aynı şeyleri öğreterek, kötüyü iyiymiş gibi gösteriyor", demişti.

Eski köye yeni adet getiriyordu yani. Her şey belliydi, gelenekler ve tanrılar her şeyin iyisini doğrusunu zaten biliyor zaten söylüyordu.

Bu kafir ne diyordu ki?

Binlerce yıl sonra bizim kendi tarihimizde, Osmanlı devrinde, gözlemevi inşa ederek gökyüzünü inceleyen alime de benzer suçlamalar yaptılar:

Beşinci yüzyıl ve öncesinde Batı, Osmanlı kaynaklarını kendi dillerine çevirip, bilimi azıcık geriden de olsa takip ediyordu. Bu parıltılı dönemi bitiren belli başlı olaylar arasında en önemlilerinden biridir Takiyüddin Vakası.

Takiyüddin, Osmanlı'da yetişen en büyük astronomlardan biri, 1526'da Şam'da doğar ve 1550'de İstanbul'a gelir. Kadılık zamanlarında Takiyüddin, çokça gözlem yapmış ve bu gözlemlerinin tutarlılığı ve o dönem kimi kararların üzerinde büyük etki yaratan göklere hâkimiyeti sebebiyle saray müneccimbaşılığına yükselmişti. Bu dönemde yani 1570'li yıllarda Galata Kulesi'nde gözlemler yapmayı sürdürse de yöneticilerin desteği ve başarısı padişah III. Murat'ı da ikna ederek Takiyüddin'e Tophane tepelerinde bir rasathane kurulur. Takiyüddin bu rasathane bünyesinde sadece astronomi üzerine de çalışmaz, matematik alanında da çağdaşlarının odaklanmadığı çokça konuda formüller, teoriler üretir. Bu yönüyle basit bir gözlemci yahut müneccim olmadığı, bilim insanı olduğunu da not etmek gerek.

Devrin Sokrates'i Takiyüddin için de yobazın fetvası gecikmedi:

Ona da demişlerdi ki, "-dürbünle gökyüzündeki meleklerin bacaklarına bakıyor, kafir! Gözlem yapmak uğursuzluk getirir. Meleklerin sırlarını küstahça anlamaya çalışmanın vahim sonuçları çok açıktır. Gözlem yapılan hiçbir memlekette işler yolunda gitmemiş ve devlet yapısı mutlaka zelzeleye uğramıştır.”

Rasathane top atışlarıyla yerle bir oldu. Bilim de bu topraklardan göçmeye işte o günlerde başladı, öncülüğü Batı'ya devretti.

Sokrates mahkemeye verilme nedenini bulmuştu: bilgelik.

Suçu bilgeliktir...

Yargı meclisinin 500 oyu içinde 30 oy farkla suçlu bulunur. Hapis istemez, çünkü otorite altında köle gibi yaşayamaz. Para cezasını zaten ödeyemeyecektir. Sürgünü de şiddetle reddeder. Dili yüzünden memleketinde bile zor barınmaktadır, nereye gitse aynısı olacaktır.

Ömrü az kalmıştır, ölüm cezasını kabul eder.

Yargı huzurunda kendini küçük düşürmez ve yalvarmaz, gerçek öldürülüş sebebi de budur.

Af dilese, pişmanlık belirtse kurtulacaktır oysa.

Yobaz ister ki diz çöksün.

Yenilgiyi kabul etsin.

O zaman zafer kazanacaktır yobaz.

Sokrates yalvarmaktansa ölmeyi yeğleyeceğini belirtir.

Son kehaneti, ölümünü onaylayanların başlarına büyük belalar geleceğidir.

Vasiyeti şudur: oğulları erdem yerine paraya değer vermesin, sahte bilgelik hissine kapılmasın.

Jiplere, jet-skilere binip milyon dolarlarla oynamak için kendilerini tanrı yerine koymasın, sahte bilgelik, softalık yapmasın.

"-Artık ayrılma vakti geldi çattı, ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir", diyerek savunmasına noktayı koymuştu.

"Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir".

Ancak bir filozofun söyleyebileceği derinlikteki bir söz.

Bilim ve aydınlanmanın uğruna yaşamını feda etmeyi seçer.

Kaçma fırsatı varken kaçmaz; kendi eliyle Baldıran zehrini içerek, cezasını kendi infaz eder.

Yasalara uyan ve kendi ilkelerinden taviz vermeyen büyük filozof, bilgeliğin, bilim ve erdemin yıkılmayan anıtıdır.

Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilenlerin onu hiç sevmemesi bundandır.

Yobaz cevap veremediği herkese aynı suçlamayı yapar: Kafir, Allahsız!!!

Milletimizin son Başbuğu ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün sakallı, sarıklı din hocalarıyla hasbıhal eylediği görüntüler çıktı ortaya. Yobaz bir daha çıldırdı. Yıllarca şapka giymedi diye hocaları astı, demişlerdi Ulu Önderimiz için.

İki bin beş yüz yıl sonra, ölüme mahkûm edenlerin, sahte suç uyduranların esamesi okunmazken, Sokrates günümüze ışık tutar, bilimin ve adaletin yolunu aydınlatmaya devam eder...