Her canlı yaratılış hükümleri doğrultusunda yaşamak zorunda ve arzusundadır. Öteki canlıları bir kenara koyup eşref-i mahlûkat olan yaratılan lakin bazen bu tanımı yerle bir eden insanları ele alalım. İnsanların yaratıldığı günden günümüze bazı gereksinimleri olmuştur. Bu gereksinimleri tedarik etme şekilleri yıllar içinde değişimler göstermiştir. Yaratılıştan günümüze değişmeyen davranışlardan bir tanesinin üstüne yoğunlaşalım sevgili dostlar.

İnsan, insanı neden öldürür? Normal insanlar tarafından eti yenmeyen, derisi bir işe yaramayan, kanı içilmeyen, sakatatları bir halta yaramayan, ölünce sıradanlaşıp tiksinilecek şekil alan, kokusu ve estetiği ile leş hale bürünen, güzelliği hükümsüz olan, gözlerinin feri sönen insanları başka insanlar neden öldürür? Dilce suskuların en alası yaşanırken, bedenin tüm çıplaklığı ile bir oryantale dönüştüğü ortaçağ karanlığından günümüze eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insanın öldürülme sebebinin; eti-kemiği, güzelliği için olmadığını anlıyoruz dostlar.

Mao Çe Tung'un "Siyaset kan dökülmeyen savaştır, savaş ise kan dökülen siyasettir" bu dökülen kanların yitirilen canların, denizleri oluşturacak kadar çok akan gözyaşlarının müsebbibi elbette tek başına siyasiler değildir. Onlar kadar, onları iktidar koltuklarına omuzlarımızda taşıyan bizlerde sorumluyuz. Onları iktidar koltuğuna taşıdıktan sonra denetlemeyen, yaptıklarını sorgulamayan, hatalarında eleştirmeyip tepki koymayan bizleriz.

İnsanların adeta toplu öldüğü çağların değiştiği, çağların kapanıp yeniçağların açılmasına, imparatorlukların kurulup yıkılmasına olanak tanıyan, bazı halkların tarih sahnesinde yok olmasına sebep olmuştur. Bazı dillerin, inançların yok olmasına vesile olan savaşlar; milyarlarca insanın ölüm nedenidir. Birkaç hükümdarın adının tarihe yazılması, birkaç imparatorluğun varlığı olsa da insanlık tarihinin en karanlık anı en huzursuz anı savaşların yaşandığı andır.

Bana göre çok pahalı bir diplomatik pazarlık yöntemi de olan savaşların barış masalarında bitirilme pazarlığına oturan aktörler; o savaşların gizli ortağıdır. İnsanlığın huzurunu çalan geceleri vampirliğe soyunup, masum insanların kanını içmeye odaklanan, gündüzleri huzur ve özgürlük tüccarı kılıklı, iki yüzlü global dünyanın güç imparatorları bu savaşların tezgâhçısıdır.

İnsanın, insanı savaş meydanlarında yok etmesini, insanlığın bilinmeyen zamanlarından başlayıp günümüze değin sürmesini elbette tarihi süreçlerde bitirmek isteyen insanlar olmuştur.  Savaşlar bitmeyecekse insanların bizi ilgilendiren kısmı birlikte bir kader ağı içinde nefes alıp, aynı kader çizgisi etrafında kümelendiğimiz insanlarımızı alakadar eder. Savaş durumlarında birlikte mücadele edeceğimiz her birey güçlü olmak zorundadır. Her birey çılgın tüketici rolünden sıyrılıp hem tüketici hem de üretici olmak mecburiyetindedir. Bizi yönetenler 24 saat uyanık kalmalı, insanları güvenli, huzurlu, özgürce inançlarını yaşayabildiği şekilde yaşamaları için gerekli ne varsa, üretme konusunda mahir! Kaynakları israf etmeden kullanmada cimri! Bilimi takip edip üretim sahasına kanalize etme de de hünerli olmalıdır.

Çok çetin savaşların kaybedeni olup, yanıp kül olmuşken; o küllerden tekrar bir devlet ve halkların yaşamasını sağlayan atalarımızın bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyet’inin ikinci yüzyılında savaşlarla etrafı çevrilirken bizi yönetenler,  yönetmeye aday olanlar yaklaşmakta olan tehlikenin farkında olmalıdırlar.

Halkın her ferdi üstündeki ölü toprağını atmalı, tembelliği bırakmalı, tükettiğinden fazla üretmeli, daha az uyuyup daha çok çalışmalıdır. Kendini yönetenlere, olası hıyanetler de hesap sormalı, kandırılmamalı, devletin malını çaldırmayıp, korumalı, dini, dili, inancı, örfü geleneği istismar edilmemeli, kadını öldürülmemeli, çocuğunun eşit eğitim haklarını istemeli, çocuklarının geleceğine, namusuna, mamasına göz diken açgözlü bedbahtların hesabını kesmelidir.

Yanı başımızda Suriye, Irak mavi denizle komşu olduğumuz Libya, Ukrayna ve Rusya dinsel bağlarla bağlı olduğumuz Filistin’de masum insanlar ölürken, reşit olmayan çocukların çığlıkları arşıalayı delip vicdanlarımızı parçalarken bizlerin çok çok güçlü olması için daha çok bilinçlenmesi gerekmektedir.

Son yüz yılda Filistin topraklarında sistematik bir soykırım ve zulme özne olan İsrail ve son yüzyılın yok olmaya doğru sürüklenen Filistin halkının savaşı yüzyıllar evveline dayanmaktadır. Filistinliler, M.Ö. 1190 tarihinde, Mısır firavunu III. Ramses’e karşı verdikleri mücadeleyi kaybetmelerine rağmen, Firavun’un vasali olmak kaydıyla bugünkü Filistin’e yerleştirilmişlerdir. Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkan İsrailoğulları ise yaklaşık 60 yıl sonra Filistin’e geleceklerdir. Çünkü bu ülke, tanrı Yahowa’nın kendilerine vadettiği ülkedir. Ancak kendilerine vadedilen ülkede İsrailoğulları’na tamamıyla yabancı bir kavim oturmaktadır ve onların demir silahları vardır. Bu yüzden İsrailoğulları sahil şeridine değil de arkadaki verimsiz topraklara yerleşmek zorunda kalırlar. Bundan sonra, Filistin topraklarının gerçek sahibi olabilmek için iki kavim arasında amansız bir mücadele başlayacaktır. O gün başlayan mücadele günümüze kadar devam etmektedir.

Klavye başında gönlünü eğlendirip savaş ile alakalı yorum yapanların, televizyon karşısında gününü öldürüp dua edenlerin bilmesi gereken husus savaşların çoğunluğunu siyasilerin çıkarıp yönetmesiyle birlikte güçlü olanların kazandığıdır.  Haftaya devam edebilme dileğiyle hoşça kalın dostlar…