Dili CAN’ca

Kar ve soğuğun tanımı aynı olsa da anılarla, bıraktığı iz itibarı ile herkes için farklı anlam içerir. Bu nedenle havaların soğumasından, karların yağmasından rahatsız olduğumuzu ifade eden sözcükleri bir bir sıralarız. Öyle ya kar yağması farklı anlamlar ifade eder herkes için. Belki ince ince yağan kar taneleri yürekleri ısıtabilir. Ama karın şiddeti, tipiye çevirmesi, dondurucu olması insanları geçmiş günlerin hangi sayfalarına götürmez ki!

Bazen yağan kar insanı kısa süreli de olsa sevince boğar. Bazen de o güzelim beyaz, insanı donduran soğuk bir hüzünle sarar insanı, yürekten vurulur insan sanki. Değişen mevsim şartları, şiddetli soğuklar karşısında tedbir alır insanoğlu.

Soğuk ve kar farklı libaslar giydirir insana. Kalın elbiseler, eldivenler, kışlık ayakkabılar ve soğuğa karşı külahlar…  Canımızın kıymetini bilme adına, kendimizi koruma adına kapı önüne çıkamadığımız zamanlarımız olmuştur. Soğuklar ve kar kimleri hasta edip yataklara düşürmedi, kimlerin bu dünyadan göçmesine sebep olmadı ki!

Soğuğa direnme süresi farklı olsa da vücut ne kadar dirensin ki bu çaresizliğe. Soğukta donarak ölenler duygularımızı ve kanımızı dondurarak nasıl soğuk duş etkisi yapmasın ki!

Kendi ilimizde donarak ölen gencin üzerinde bir kimliğin olmaması, günlerce bu genci sahiplenecek kişilerin ortaya çıkmaması ne üzücü değil mi?  O gencin kimsesiz olması ne kadar soğuk bir duygu olsa gerek.  Soğuk, kar, üşüyen bedenler donan uzuvlar, ölüme terk edilen vücutlar ve sahipsizlik! Ya donan insanlık ve duygular?

Soğuk hava şartlarında vatanı için bir saat nöbet tutmayı ibadet sayan askerleri, şehitleri düşünürken; soğuk, kar derken bütün bunlar ve hayatını kaybeden Gencimiz Sarıkamış’ı hatırlattı bana. Sarıkamış’ı unutmak mümkün mü?

Donan sadece bedenler mi, yoksa duygular da mı?

Beyaz örtüye bir düşman kurşunundan akan bir kan bile damlamamıştı, beyaz kırmızıya kucak açmamıştı. Ya sadece soğuk ve kar mı?     Anne, baba, kardeş, eş, çocuklar, mal-mülk düşünülmeden vatan için bile bile ölü koşmuşlardı bu vatanperverler, şehitler!

Yazarın; “Dalgalandığın yerde ne korku ne keder. Gölgende bana da bana da yer ver. Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar. Yurda ayyıldızın ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün. Kızıllığında ısındık, dağlardan çöllere düşürdüğü gün gölgene sığındık…” şiirini okuyarak ölüme bile bile koşmuşlardı sanki. Yine böyle kış aylarıydı.  Hem de dondurucu soğuklarla kendini gösteren zor hava şartları kadar, arazinin de aşılmaz zorlukları… Ama konu vatan olunca gerisi teferruattı.

Kasım, Aralık 1914. Rusya her zamanki gibi vatan için ciddi bir tehlike idi. Batum ve Sarıkamış Rusların eline geçmiş. 194 yılında Döneminin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa Sarıkamış'ı geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde harekat planını kurmaylarına sunmuş. Ancak… ve… Savaşsız, silahsız, dondurucu soğuk, açlık, çarıksız ayaklar, ince elbiseler, salgın hastalıklar gölgesinde hiç muharebe dahi etmeden kırılan ve şehit düşen askerlerimiz, şehitlerimiz, kınalı kuzularımız…

Kafkas Cephesinin, Kars-Sarıkamış- Allahu Ekber- Soğanlı ve çevresindeki yüksek dağlarda Rus kuvvetleriyle savaşa hazırlanan Osmanlı Ordusunda kimi rivayetlere göre doksan bin civarlarında, kimi rivayetlere göre de daha az sayıdaki askerin, açlık, salgın hastalık ve dondurucu soğuklar sebebiyle, çok büyük kayıplar verdiği ve düşman birlikleriyle savaşamayacak bir duruma düştüğü hüzünlü bir yılın ilk ayı; ocak ayı...

Ha yirmi bin, ha doksan bin ne fark eder ki. Ya her defasında zulümden yana dert yanan Ermenilerin yaptıkları. Sarıkamış’ın gölgesinde kalmıştır Ermeni’nin, Türk’e yaptığı zulümler. Rusya'daki Bolşevik İhtilali'nden sonra Ruslar geri çekilince, bölge Ermeni’lerin eline geçmiş ve yöre halkımız Zafer sarhoşlarının zulmüyle karşılaşmıştır. Ahırlara, samanlıklara doldurularak yakılan halkın yirmi binden fazla olduğu rivayet edilmekte. Yine otuz üç köyün Ermenilerce yok edildiği tarih kayıtlarında mevcuttur. Söylenenlere göre bu işkenceler karşısında Rus askerleri yapılanlar karşısında ağlamışlardır.

Ah şehitlerin mekânı Sarıkamış ah! Donmamak için birbirine sarılanlar, soğuktan morlaşmış bedenler, birbirinden ayrılığa tahammül edemeyen canlar, kendi kendine gülerek, sayıklayarak canını Canan’a teslim eden şehitler. Türkiye’nin her yerinden, Harput’tan koşarak gelenler!

İstiklal Harbinde, Çanakkale’de, Sakarya’da, Yemen’de, Sarıkamış’ta Harput’tan gelenler. Harputlu Yakup Ağa, Sarıkamış’ta nelere şahit olmamıştı, hangi ölümleri görmemişti ki. Sarıkamış’ta Şehit olan Harputlu Mehmet Çavuş’un hikâyesi hangi yürekleri dağlamaz ki. Yakup Ağa ile Mehmet Çavuş Sarıkamış'ta yazlık bir çadırda yazlık elbiseler içerisinde, ayaklarında çarık, arkalarında yazlık bir kaput, ellerine zar zor geçirdikleri birer battaniye ile biri birlerine sarılarak o amansız, o çetin, o öldürücü soğuğa karşı birlikte mücadele ettikleri rivayet edilir.

Harputlu Mehmet Çavuş her gece gökyüzündeki 'Yedi Kardeşler' yıldız kümesine hasretle bakarak Harput’taki gönüllüsüne yıldızlar aracılığı ile sevgisini, sevdasını gönderirmiş. Yakup Ağa evli ve bir çocuk babasıydı. Mehmet Çavuş ise askerliğinden önce sevdiği kızla nişanlanmış. Askere gittiği gün Nişanlısı, Mehmet Çavuş'a 'Seni ömür boyu bekleyeceğim.' sözünü vermiş. O Ölümsüzler önlerinde Rus askerleri ve arkalarındaki Ermenilerden korkmamış. Ama gelin görün ki en büyük düşman olan soğuk onların belini kırmış.

Bir bir donarak, buzlaşarak hayata veda edenler. Tek ortak söz ağızlardan çıkan Kelime-i Şehadetler…

Dişler seri bir halde birbirlerine çarpıyor, yavaş yavaş kenetlenip ağızlar kapanıyordu. Yakup Ağa ile Mehmet Çavuş her zamanki gibi gene birbirlerine sarılmış, ölümle yaşam arasında gerçek bir savaş veriyorlarmış. Mehmet Çavuş gözlerini gene gökyüzüne dikmiş birilerini arar gibi, birilerine bir şeyler gönderir gibiymiş. Dişleri birbirine daha hızlı bir şekilde çarpıyor, bedeni dayanma gücünü kaybetmiş bir şekilde tiril tiril titriyormuş. Birden Mehmet Çavuş'un çenesi oynamaz, bedeni titremez olmuş. Mehmet Çavuş bu amansız düşmana mağlup olmuş, donarak şehitlik mertebesine ulaşmış.  Yakup Ağa kucağında kaskatı kesilmiş Mehmet Çavuşunu, can yoldaşını, silah arkadaşını titreyen dudaklarıyla öpmeye çalışıyor, Yasin-i Şerif duasını okumaya gayret ediyormuş. Sarıkamış’ta birbirlerine yapışık bir şekilde donan askerleri ayırmak mümkün olmayınca bir subayın “Bırakın kalsınlar, onları ayırmayın”, talimatı ile aralıksız yağan kar onları toprak olup örtmüştü. Yakup ağa birden bir çığlık sesi duymuş. Bu ses taaaa Harput'tan geliyormuş. Harput ağlıyordu. Harput'ta bir kadın ağlıyordu. Yakup Ağa, Yedi Kardeş yıldız kümesinin en önünde Mehmet Çavuş'u, arkasından yavuklusunu ve en sonunda da kendisini görür olmuş. Yakup Ağa, Harput'ta devamlı bir çığlık sesini duyar ve Harput'un hep ağladığına inanırmış.

Ve dermiş ki 'Ey oğul! Harput'un her karış toprağında sayısız şehitler yatmaktadır. Bu yüzden Harput azizdir, Harput mübarektir. Orada gezdiğinizde attığınız her adımı Besmele ile atın. Çünkü o topraklarda nice Mehmet Çavuşlar, nice Aliler, Ahmetler ve Mustafalarla, şehitlerinin dönmesini bekleyen nice nice yavuklular vardır.'

Evet, dün hepimiz bir ve berberdik, bu vatanı berber savunduk, bugün de birçok güce rağmen birlik içerisinde bu vatanı savunacağız.

Bir evde kardeşler arasındaki küçük kavgalar misali ufak tartışlarımız ortak birlerimiz, değerlerimiz yanında bir hiçtir. Nasıl ki dün bizi yıkamadılar, hasta edemediler ise bugün de aynı güçte birlik ve beraberlik içinde beraberiz, tek vücuduz ve şu bilinsin ki asla yıkılmayacağız, bölünmeyeceğiz. Çünkü biz “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” mısrasının anlamını kavrayan tek inanç, tek millet, tek vatan, tek bayrak etrafındaki kenetlenen ortak birlerden oluşan tek yüreğiz.