NEYE ÜZÜLELİM- 2 « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

NEYE ÜZÜLELİM- 2

Bu haber 27 Haziran 2020 - 8:03 'de eklendi ve kez görüntülendi.

‘’İnsanlar kendilerine (tepki olarak) hiçbir zararın gelmeyeceği durumlarda haksızlık etmekten geri durmazlar. Çünkü hepsi de haksızlığın adillikten daha fazla yarar getirdiğini düşünürler ve bu konuda konuşan herkesin söyleyeceği gibi doğrudur da bu.’’ Platon/Devlet

Platon’u yani Eflatun’u belki de peygamber olarak görenlerin en çok dayanak sağladıkları nokta onun, tüm konuşma ve metinlerinde adaleti dünyanın terazisi olarak görmesidir. Hatta felsefesindeki dört ana erdemden, olması gerekenin en gereklisi sayar (Diğer üçü ise: Yiğitlik, Ölçülülük ve Bilgeliktir).

Freud insanın bilincini beslenmek ve cinsel ilişki kurmak bağlamında ele alır ve bu açıdan inceler olayı (Hatta ve hatta çocuğun emzirilmesinde bile onu tahrik eden bir nokta vardır, gayet enteresan). Bu bağlamda gördüğümüz iki amaç da insanı büyük bir yarışa sürüklüyor doğal olarak. Beslenmek için avlanmakla başlayan, cinsel ilişki için cezbetmekle başlayan ve dur durak bilmeden süregelmiş bir yarıştan bahsediyoruz.

Bu iki düşünürün farklı mecralardaki araştırmalarıyla alakalı neden böyle örneklerini verdiğimi şöyle açıklayayım: Bizler kadim dinimiz ve kültürümüz çerçevesinde olaya, Tanrı’nın ruhumuza üflemiş olması ve ondan gelecek her şeyin hayır olabileceğine inanıyoruz. Vermiş olduğu şerde bile hayır aramayı da kendimize vazife biliyoruz. Fakat Garp düşüncesi yani tahrif edilmiş Hristiyanlık inancında bunun tam tersi olarak insanların dünyaya günahkâr gelmiş olduğunu görüyoruz. Vaftiz işleminin de bu yüzden yapıldığını bilmeyenimiz yoktur.

Doğal olarak bu iki düşünürü birbirine eklemekle büyük bir ihtilafa düşmüş olacağız. Biri felsefe biliminin babası sayılırken, diğeri psikoloji biliminin babası sayılır. Platon iyiliği, doğruluğu emrederken, Freud beslenmek ve cinsellik için her yolu mübah gördüğümüzden dem vurur. Açıkçası ikisi arasında bir ölçüt tutarak terazi kurmak bir hayli zor. Çünkü bahsedilen şeyler insanın hayvanlaşması ve insan olarak kalması arasında bir şey.

Adaletin çok yönlü olduğuna geçmiş yazılarımızda değinmiştik. Peki bizim kadim din ve kültürümüz bağlamında eğer insan Freud’un anlattığı kadar kötü bir başlangıç yapmıyorsa dünyaya, nasıl bir yoldan bahsedilebilir? Bunu sormak üzerimize vazife. Ayrıca şunu belirtmek istiyorum altını çizerek: İslam dini hiçbir zaman şu sistemle bu sistemle yönetilin dememiştir. Koyduğu kural ve kaideler maksadında ‘’adaletle’’ yönetin demiştir. Çünkü adaletin olmadığı yerde ne din ne vicdan ne de ekonomik bir özgürlükten bahsedilebilir.

Bu bağlamda bizlerin özellikle yönetimde dikkat etmesi gereken adalet kavramını artık çok uzaklarda, Vahşi Batı Şeriflerinin koynunda arıyoruz. Gelmiş olduğumuz hal ne dini ne örfi hiçbir şekilde sonuç odaklı olmayan ve bir o kadar da çıkmazda çırpınan bir haldir. Ne kadar ayıp ki Hollanda’yı yeniçeri kıyafetleri göndererek İspanyol ve Fransız zulümlerinden kurtaran o adaletli padişahların torunları bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kapılarında haklarını aramaya çalışıyor. Bakınız burada gücün de adalet sağlamadaki o muntazam yerinden bahsediyorum. Hüküm sizin elinizdeyse adalet de istediğiniz gibi yürür.

Peki şimdi neden “Neye Üzülelim”. Öncelikle üzülmemiz gereken nokta adaletsizlik onu uzunca anlattık. Yanımızda yöremizde de: Evimizin içinde, sokağımızda, mahallemizde, ilimizde, ülkemizde… kısacası mikrodan makroya hem de her platformda rastladığımız bir sıkıntıdan bahsediyoruz. Ne ırk, ne din, ne örf, ne de coğrafyanın bir şekilde aynı toplamda buluşması gereken yerdeyiz. Fakat ne mümkün. Ben adaleti sağlamada bilindik bir menkıbeyi hatırlatmayı kendime vazife bilerek konuyu sonlandırmak istiyorum, eminim ki kıssadan hisseyi kapacağızdır:

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas İskenderiye’deki  bir camiyi genişletmek ister. Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.

Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır, sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git orada halife Ömer’i bul derdini anlat. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler, der. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler.

Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle. Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır. Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.

Yahudi vatandaş hayret eder. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar: Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız?
Şam Valisi Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın: İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam: Gidip krala durumunuzu anlatın, o adil adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.

Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım, teklifinde bulundu. Tekrar huzura çıktık.

Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi. Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize ikişer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.

Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız dedi. Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti. Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.
İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor. Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi.

 

M. Hamza Ergen
M. Hamza Ergenmhamzaergen@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.