MUHARREM, KERBELA VE AŞÛRÂ « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

MUHARREM, KERBELA VE AŞÛRÂ

Bu haber 13 Eylül 2019 - 7:42 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Bu sözcüklerin tümü tarihsel olgu ve olaylara atıfta bulunmaktadır; lakin sadece bazı ekoller ve bireyler günümüzde bu sözcükleri ve bunların atıfta bulundukları eylemleri yaşatmaktadırlar. “Bazı ekoller” dedim çünkü mezhepsel taassuplarının gereği Müslümanların tümü bu olaylara gerekli değeri vermemektedirler.

Muharrem, ay takvimine göre ayların ilkidir. Her şeyin ilkinin diğerlerine göre kutsal olmasından ötürü, muharrem ayı da kutsal kabul edilmiştir. Çünkü yıl onunla başlamaktadır. Bununla birlikte insanlığın gelişiminde önemli yer edinen pek çok olayın bu ayda yer alan aşûrâ gününde gerçekleştiği kabul edilmiştir. Adem (a.s.) ve İsa(a.s.) arasından gönderilen pek çok elçinin o aya özgü olayları gerçekleşmiştir. İlk elçi kabul edilen Adem’in (a.s.) tövbesinin kabul edildiği gün de bu gündür, İsrailoğullarından gelen ve onlar tarafından son elçi olarak kabul edilen İsa’nın (a.s.) o günde doğduğu ve o günde göğe yükseldiği de kabul edilmektedir. Bütün bunlar kabuldür ve bizden öncekilerin kabulleridir. Muhammed’in (a.s.) elciğini İsrailoğulları kabul etmezler. Belki de bunun nedeni, son elçi Muhammed’in (a.s.) İsrailoğullarının soyundan gelmemiş olmasıdır.

İslam; önceki dinlerde var olan uygulamaları çoğu kere olduğu gibi kabul etmiş ve bir yaratıcı inancıyla uyuşmayan bazı yönlerini de değiştirmiştir. Önceki kitaplarla ilgili Kur’an’ın yargısı, doğrulayıcılıktır/tasdîk. Doğrulamak o yasaların Allah tarafından gönderildiğini kabul etmekle birlikte, onlardaki hükümleri yani yargıları da kabul etmektir. Ancak Kur’an İsrailoğullarının yaşadığı mekanın dışında bir yerde ve onların dışında bir topluluğa inzal edildi. Bununla birlikte Kur’an önceki dinsel yasalarda olan yargıları korumuş ve devam ettirmiştir. İnsanın değişimine paralellik arz etmeyen durumlar da düzeltilmiştir. İşte önceki dinlerde ve topluluklarda aylara ve günlere atfedilen kutsallıklar da devam ettirilmiştir.

Muharrem, saygı ve hürmet duyulan bir aydır. Onun ilk on günü aşûradır. Aşûrâ onluk demektir. Çünkü insanlar günleri onluk birimlere ayırmışlar ve bu onluklara göre fiillerini düzenlemişlerdir. Bu nedenle Kur’an’da “on geceye and olsun ki” (Fecr 89/2) denilerek Muharremin bu ilk on gecesine işaret edilmektedir. Onluk günlerin kutsal kabul edilmesi, gerçekte sayıları oluşturan temel ramakların on ile sınırlı olması ve diğer sayıların bu on sayıya ekleme yapılarak oluşturulmuş olmasındandır. İlk insan ona kadar saymış ve sonraki sayıları da bu on sayıya ekleme yaparak oluşturmuştur. Bu nedenle de bu günlere sayılı günler/el-eyyâmu’l-ma’dûde denilmiştir.

Muharrem oruç ayıdır. Sakınma orucu/ittika bu ayda farz kılınmıştır. Muharrem ayında orucun farz kılınması “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere yasa olarak konulduğu gibi, size de yazıldı. Bu oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetenler ise bir yoksul doyumu fidye verir.  Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Bakara 2/183-184) ayetlerinde açıklanmıştır. Bu orucun özellikleri şunlardır. Bu oruç, öncekilere de yasa olarak konulmuştur. Bu oruç, öncekilerde bir yasa olduğu gibi bizde de bir yasadır. Bu orucun amacı, insanın kurallara uymasını sağlamaktır/ittika. Bu oruç, muharrem ayının ilk onluğunda tutulur. Kim yolcu veya seferde olursa bu orucu başka günlerde tutabilir. Eğer bir kimse gücü yettiği halde bu orucu tutmak istemezse, onun karşılığında fakirleri doyurmalıdır. Bu onun için oruç tutmasından daha hayırlıdır. Emeviler dinsel yaşamla ilgili düzenlemeler yaparken, bu on geceyi zilhiccenin ilk on gecesi olarak anlaşılmasını sağladılar. Çünkü onlar haram aylarda yapılması gereken haccı da zilhiccenin onuncu günü olarak belirlemişlerdi.

Kerbela, birisi tasa ve keder anlamında kerb sözcüğü ve diğeri de sınanma anlamına gelen belâ sözcüğünün birleştirilmesinden oluşturulmuş bir sözcüktür. Bu sözcük son elçi Muhammed’in ev halkından/ehl-i beyt Hüseyin’in muhaliflerce bayram kabul edilen bir günde yani Muharrem ayının onuncu gününde şehit edilmesine gönderme yapmaktadır. Bu sözcüğün anlamındaki tasa ve keder Hüseyin’in ve ailesinin Fırat nehrine yakın bir yerde çekmiş oldukları elemi ifade etmektedir. Bu sözcük artık bir yer ismi olmaktan çıkmış, hüznün, matemin, kederin, yasın, tutsaklığın, zulmün, en temel gereksinimlerden yoksun bırakılmanın, haram aylar yasasını çiğnemenin yani töreyi ihlalin adıdır.

İnsanları tarihin bu en elem verici olayını gerçekleştirmeye götüren neden iktidar savaşıydı. Gerçekte bu savaş Muhammed’in (a.s.) yaşamının sonlarına doğru başlamıştı. Medine’de kurulan siyasal ve sosyal yapı güçlendikçe başlamıştı. Mekke’nin fethedilmesiyle zirveye çıkmıştı. Ümeyye Oğulları kendileri için güvenlik ve hem de ticari kazanç anlamına gelen Kabe’yi terk edip İslam’ı kabul etmemişler ve Allah’a ortak koşmaya dayanan inançlarını devam ettirme arzusu içerisinde olmuşlardı. Müslümanların Mekke’yi fethetmelerinden sonra Ümeyye Oğulları zorunlu olarak Müslümanlığı kabul etmişlerdi.

Muhammed’in (a.s.) vefatından sonra kabile asabiyeti önceki zamanlarda olduğu gibi tekrar canlanmış ve Halife Ömer döneminde Muaviye Şam valisi olarak atanmıştı. Bu atama aslında iktidarın tekrar Ümeyye Oğullarına gitmesine zemin hazırlamıştı. Halife Ali döneminde Müslümanlar arasında ortaya çıkan Cemel Vakası ve Sıffin savaşında yüz binden fazla insan ölmüştü. Muaviye iktidarı ele geçirince Ümeyye Oğullarının saltanatını tekrar inşa etti. O, ölümünden önce iktidarı kendi oğluna teslim etti. Yezid ise iktidara gelince inananların Hüseyin’e biatlarını engellemek ve kendisine biat etmelerini sağlamak için Muhammed’in (a.s.) ev halkından olan insanları muhalefetin bayram olarak kabul ettiği bir günde şehit etti. Onları iktidara biat etmeyenler/bağy için uygulanan cezaya çarptırdı.

Hüseyin ve ev halkının şehit edilmesinden sonra Yezid ve onun düşüncesine uyanlar, bu zulmü insanlara anlatmak için kader inancını geliştirdi. Bu inanç, iyilik ve kötülük olarak her şeyin Allah’tan geldiğine iman etmeyi içeriyordu. Çünkü ancak bu şekilde bir inanç ile iktidarın yaptığı zulümler örtülebilirdi. Bir zulmü haklı göstermenin biricik yolu, onun failinin Allah olduğuna toplumu inandırmaktı. İşte Emeviler bunu yaptılar ve insanın yaptığı her fiilin ezelde Allah tarafından belirlendiğini ve insanın bunda bir dahlinin olmadığını söylediler. Bu inancın toplumsal zeminde yerleşmesi hiç de kolay olmadı. Bunun için Allah’ın elçisine dayandırılan hadisler üretildi ve ayetler bu anlayış doğrultusunda yorumlandı.

Oruç ve matemden sonra, Kerbela’dan kurtulanlara ve Allah’ın insanlara verdiği nimetlere şükür olarak aşûrâ pişirildi ve bütün insanlara şükrün ve selametin anısına dağıtıldı. Aşûrâ; insanın kendi ürettiği nesneleri bir araya getirerek elde ettiği bir yiyecektir. İnsan, kazandığını infak etmelidir. İnfak bir kimsenin toplumun diğer fertlerine yönelmesi ve onlara güven vermesidir.

Selam; adaletin ve haklılığın temsilcisi Hüseyin’e ve onun yolundan gidenlere olsun.

 

Prof. Dr. Erkan Yar
Erkan Yarerkanyar@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.