17.09.2022, 13:06

Manevi Taharet- II

Peki bu “manevi taharet” nasıl gerçekleşecek?

Öncelikle madem ki kendimize toplum diyoruz, insanlığımızı aynı bedenin uzuvları gibiymişiz gibi düşünmeye mecburuz. Yanıldığını fark edebilmek, tökezlediğini bilebilmek, çuvalladığını anlayabilmek ve kendi başına hiçbir şey olmadığını kabullenebilmekten başlayacak “ayağa kalkışımız.”

Madem ki insanız; yanlışlığa karşı dosdoğru, kirliliğe karşı tertemiz, karanlığa karşı apaydınlık, çürüyene karşı sapasağlam, kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz.

Aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz şu zamanlarda bunları yapabilmek zor bilirim. Ancak varlığımızın nasıl acımasız bir işgalin tahakkümü altında olduğunu görebilmemiz için; gün boyu bizi nelerin meşgul ettiğine biraz daha yakından bakmamız yeterli olacaktır!

Zira zaaflarıyla yüzleşmeyen, yüzleşemeyen insan, kötülük endüstrisinin en istikrarlı müşterisidir. Bu endüstrinin çarkları arasında öğütülmemek, bu dünyadaki varlığımızı anlamlı kılmak ve bu dünyadan geçip giderken hoş bir seda bırakmanın yolu ise dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin; bir annenin kayıp evladını aradığı gibi, bir hastanın şifa aradığı gibi, bir âşığın asırlardır görmediği sevgilisini köşe bucak aradığı gibi yaratılmışa hizmet etmekten, hizmetkâr olmaktan geçiyor.

Zira kalben aklettiğimizde göreceğiz ki;

İnsan denen varlığın “yasak ağaçlara” dokunduğu günden bu yana nesilden nesile aktarılan sahip olma ve tahakküm etme hırsı; adına “modern” konulan bu çağda çevre katliamı, türlerin tükenişi, insanlığın azımsanmayacak çoğunluktaki kısmının açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmesi, milyonlarca insanın yerinden ve yurdundan edilmesi olarak yaşam buldu. Aldığı nefesten içtiği suya kadar bin bir ihtiyaç sahibi olan bu muhtaç varlık, sahip oldukça aciz olduğunu unuttu ve bu unutuş ona aynı zamanda özünü de kaybettirdi.

Bu kaybediş sanayi devriminde makinenin icadıyla zirveye çıktı; zira icat ettiği makinenin yaptıklarını, yapabildiklerini gördükçe içindeki “sahip olma”, “hükmetme” hırsı adım adım yaratılış gayesinin çok önüne geçti ki bugün merkezde sadece “kendisi” var.

Ürettiği bilginin büyüsü içinde ihtiyaçsızlığını ilan eden bu varlık, teknolojinin baş döndürücü hızı ile ayağını yerden kesti ve bu ihtiyaçsızlık(!) hali kısa sürede bağımsızlığa dönüştü. Zihninde öldürdüğü “kudretin” yerine kendisini koydu ve acziyetinden bihaber elde ettiği gücün savurmasıyla Firavunlaşmaya, bilginin şehvetiyle Hamanlığa, sahip olduğu ekonomik güç ile de Karunluğa soyundu.

Sahip olma hırsı, tüketim arzusunu günden güne artırdı ama doyurduğu nefsine karşılık bu kez ruhu aç kaldı. Bu açlığı doyurmak adına içinde yok ettiği “kudret”in boşluğunu bu kez “izm”lerle doldurmaya başladı. Bu “izm”lerin her biri, ortaya çıkışında merkeze insanı koyan bir düşünce yapısına sahip iken acemilik süresini aşan her “izm” kendisi gibi düşünmeyeni, görmeyeni, davranmayanı ya kendisi gibi olmaya ya da ötekileştirip yok etmeye başladı.

Sonunda da tüm bunlardan bencil, savurgan, tüm sorunlarını vurmak- kırmak ile çözmeye çalışan, her şeyi eleştiren ama söz konusu çözüm bulmak olunca susmayı tercih eden, haklıyı güçlü görmek yerine güçlüyü haklı gören ve anlamsızlığın içinde boğulmaya başlayan bir nesil ortaya çıktı.

Yazık ki, insanlığın tekâmül yolculuğunun özellikle son yüzyıldaki fotoğraf bundan ibaret.

Peki nerden başlamalı?

Öncelikle “dönüşümün” kendimizden başlaması gerektiği gerçeği ile yüzleşmek zorundayız. Çünkü, âlemlere rahmet olanın hayatına baktığınızda yaklaşık beş yıl süren “Hira Okulu” bu değişimin bireyden başlaması gerektiğinin en önemli işaretlerinden biridir.

“Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez” gerçeğini benliğimize fısıldayan bu okul; hakikate talip olan, bilgeliğe erişerek sevgiyi, merhameti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplumun ıslahına çalışan kişiyi özüyle buluşturduğu gibi aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat standartlarındaki en alt seviyeyi gösteriyor.

Yani bu okulun ilk şartı, “fedakârlık”.

Öyle ya, fedakârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yürütülemez. Ama bu fedakârlık, okuyarak ve dinleyerek değil ancak yaşamakla, yaşatmakla öğrenilir ki, bu durumda yaşayan modeller çok önemlidir. “Fedakârlık” konusuna burda girmek istemesem de kısaca diyebilirim ki, bugünkü İslam dünyasının en büyük çıkmazı öndeki zatların bu konuda sorunlu olmasıdır!

Zira âlemlere rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaşamına rağmen; bu değerleri anlatan, O’nun kürsüsünden, O’nun hırkasıyla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hocalardan fedakârlık değil ancak sefahat öğrenilebilinir!

Çünkü kendinden başlamak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm beklenti, istek ve taleplerini o “mağara”nın kapısında bırakacak ve böylelikle de bu standarda alışan bir birey olarak hayatta karşısına çıkan hiçbir engele karşı yılgınlık göstermeyecek, şikayet yerine şükür makamında olacak; okuma ve anlamalarından elde ettiği bilgiyi “hâliyle” “yaşa”maya başlayacağı için yaşadığı çağa “taşı”maya da adım atmış olacaktır.

Göremiyoruz belki ama ömür dediğimiz şey inanın çok uzun değil!

Araştırmalar ülkemizde ortalama insan ömrünü “yetmiş yıl” olarak sunuyor artık istatistiklerde. İlk 20 yılı yerimizi aramakla, kendimizi keşfetmekle geçiyor. Bu yüzden olsa gerek bu 20 yılda sadece kendi sesimizi duymaya ve duyurmaya çalışıyoruz.

Kalan kırk yılın otuzu uyku, yeme-içme, TV ve diğer anlamsız işlerle geçiyor ve bu dönemde hep dış sesleri duyduğumuz ve dışarının sağır edici sesine kulak kesildiğimiz için iç sesimizi duyma imkânımız kalmıyor. Bu dönemde enerjimizi türetilmiş ihtiyaçlar, tüketen ihtiraslar, esir edici tutkular, maliyetli zevkler, statü endişesi ve başkaları ne der takıntısıyla tüketiyoruz. Bundan olsa gerek ki yaşamın içine inemiyor, sadece kıyısında yaşıyor; ruhlarımızı tam da bu dönemde bereketsiz ve anlamsız bir yığın koşturmacanın içinde nefessiz bırakıyoruz.

Altmıştan sonrası ise el ayak çekme dönemi ve bu dönemde insan sessizliğin bile sesini duyar hale geliyor.

Kısacası ortalama bir ömür bahşedilen insanın, sınırlı miktarda “iyi” vakti var.

Bu yüzden ömür dediğimiz “minicik bir parantezin içinde yaşıyor, kendimizi kitabın içindeki her şeyden haberdar sanıyoruz” derim hep.

Emin olun ki ne yaparsanız yapın o “mutlak son”dan hiçbirimiz kaçamayacağız ve hep andığım gibi en son “haşerat karnını kolayca doyurabilsin diye” kefenimizin ipini gevşetecekleri bir yer burası! Yüzyıl sonra kimse varlığımızı anımsamayacak bile!

Öyleyse;

Bencillik kuyusunda ittiği feragati ile utanarak da olsa yüzleşmek isteyenler; çağın kurtlarına kaptırdığı cömertlik gömleğini yeniden giymek isteyenler; faiz kervanlarının insafına terk ettiğimiz yardımseverliği kölelikten kurtarmak isteyenler; var olurken verilen şefkat gömleğini kapalı kapılar ardında oyalandığı çoğaltma tutkusuna yırttırmış olanlar; komşusu aç iken tok yatmış olmaktan utanmayı da unutanlar; ruhlarının bencillik zindanında boğulmuş olanlar; nice nice babaları infaksız, sadakasız, zekatsız bırakarak Hz. Yusuf misali ağlatıp sızlatanlar; diyeceğini demezse ölecek bir adam gibi, ölmeden evvel son bir şey diyecek bir adam gibi diyeceklerim var size!

“Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak, ekmekten daha lezzetlidir” derdi rahmetli dedem ve eklerdi “ekmek mideni doyurur, vermek ise ruhunu. Midenin açlığını unutursun ama ruhun aç oldu mu yüreğinde kocaman bir boşluk açılır ve o boşluğu paylaşmak dışında bir şey dolduramaz!”

Zaman geçtikçe ben de yaşaya yaşaya anladım ki; vermek aslında aldığımızı hatırlamak içindir, çünkü vermeyi unuttuğumuz zaman veren kudreti de unutmuş oluyor; bu unutuşla her şeyi kendimizden sanır hale geliyoruz.

Manevi necasetten temizlenmek adına fark etmeliyiz ki; vermek daha büyük, daha kalıcı, daha anlamlı, daha değerli “alışlar” koymak içindir. Çünkü verirken o verişin muhatabı Allah’tır. Arifler boşuna demiyor vermekle “vereni” bulursun diye.

Bu nedenle olsa gerek ki dünya gailesi ve bencilliğinden sıyrılarak verebilen insan, “varlığı verenle” muhatap olur ve bu verişle dünya tarlasına ötelerin paha biçilemez tohumlarını eker. El uzatılan her yetim, güldürülen her yürek, sofrasına katık olunan her yoksul, düşmüşü yerden kaldıran her el, mazlumun çığlığına uzatılan her kulak ötelerdeki cennetle aramızdaki duvarları bu sayede yıkar. Çünkü yaratılmışın rızasını alarak bizzat Yaratan’ın rızasına kavuşursunuz.

Öyleyse diyebiliriz ki; ellerimizi açıp her verdiğimizde o avuçların içine cenneti inşa ederken; emanet ve aynı zamanda imtihan olarak verilen her nimete karşılık kapatılıp kendi benliğine saklanan, korkuyla istiflenen, üst üste yığılan her şey ise kalplerde inşa edilen bir cehennemin temeli olur.

Rabbim her birimize “özünden” okumayı, bu “özü” anlamayı ve yaşamayı; dilimizden ziyade “hâlimizle” taşımayı ve manevi kirlerden arınmamızı nasip etsin!

Yorumlar (0)
20
kapalı
Namaz Vakti 02 Ekim 2022
İmsak 04:51
Güneş 06:13
Öğle 12:18
İkindi 15:36
Akşam 18:13
Yatsı 19:29
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Başakşehir 7 17
2. Adana Demirspor 8 17
3. Konyaspor 8 17
4. Galatasaray 8 17
5. Trabzonspor 8 16
6. Beşiktaş 8 15
7. Fenerbahçe 7 14
8. Kayserispor 8 12
9. Kasımpaşa 8 12
10. Gaziantep FK 8 11
11. Alanyaspor 8 9
12. Giresunspor 7 8
13. Karagümrük 6 6
14. Antalyaspor 7 6
15. İstanbulspor 6 5
16. Ankaragücü 7 4
17. Sivasspor 8 4
18. Hatayspor 7 4
19. Ümraniye 8 2
Takımlar O P
1. Keçiörengücü 7 14
2. Eyüpspor 7 14
3. Sakaryaspor 7 12
4. Pendikspor 7 12
5. Bodrumspor 7 11
6. Manisa FK 6 11
7. Boluspor 6 11
8. Bandırmaspor 6 11
9. Samsunspor 7 10
10. Rizespor 6 9
11. Tuzlaspor 7 9
12. Göztepe 7 8
13. Adanaspor 7 7
14. Gençlerbirliği 6 6
15. Altay 7 6
16. Erzurumspor 5 3
17. Altınordu 6 3
18. Ö.K Yeni Malatya 7 3
19. Denizlispor 6 2
Takımlar O P
1. Arsenal 8 21
2. M.City 8 20
3. Tottenham 8 17
4. Brighton 7 14
5. Chelsea 7 13
6. M. United 7 12
7. Newcastle 8 11
8. Fulham 8 11
9. Liverpool 7 10
10. Brentford 8 10
11. Everton 8 10
12. Bournemouth 8 9
13. Leeds United 6 8
14. Aston Villa 7 7
15. West Ham United 8 7
16. Southampton 8 7
17. Crystal Palace 7 6
18. Wolves 8 6
19. Nottingham Forest 7 4
20. Leicester City 7 1
Takımlar O P
1. Barcelona 7 19
2. Real Madrid 6 18
3. Athletic Bilbao 7 16
4. Real Betis 7 15
5. Atletico Madrid 7 13
6. Villarreal 7 12
7. Osasuna 6 12
8. Real Sociedad 7 11
9. Valencia 7 10
10. Celta Vigo 7 10
11. Girona 7 8
12. Mallorca 7 8
13. Rayo Vallecano 6 7
14. Getafe 7 7
15. Real Valladolid 7 7
16. Espanyol 7 5
17. Sevilla 7 5
18. Almeria 7 4
19. Cadiz 7 4
20. Elche 6 1