Cebi Delik Bir Garip Orhan Veli

Hayata ilk adımını atarken, garip şekilde babasının ismini almış. Okul yıllarında garip arkadaşlar edinmiş, ilk şiirlerinde başka bir isim kullanmayı tercih etmiştir. Arkadaşları için açlık grevi de yapmış, parasız da kalmış, o aşktan bu aşka geçen garip bir aşk adamı Orhan Veli… İki incecik bacak, kısacık bir ceket, sarı bir kaşkol, ergenlik bozuğu bir yüz… Meteliksiz kalıp bit pazarında gömleklerini satan Orhan Veli nisan 1914’te Beykoz’da bir konakta dünyaya geldi. Asıl ismi Ahmet Orhan’dır.

Orhan, sanatsever bir ailede büyüdü. Babası klarnet sanatçısıydı. Edebiyatla ilk tanışması ilkokul yıllarında Çocuk Dünyası adlı hikâyesinin dergide yayımlanmasıyla oldu. 5. sınıfta en büyük dostu Oktay Rıfat’la tanıştı. İkisi de şiire düşkündü. İkisi sürekli buluşup sadece şiir hakkında konuşurlardı. Bir yıl sonra bir müsamerede Melih Cevdet aralarına katıldı.

Orhan hayatın çok farklı yüzleriyle tanıştı. Yedi yaşındayken Abdülmecit’in Yıldız Sarayı’nda sünnet edilen Veli, daha sonraki yıllarda parasızlıkla mücadele etmek zorunda kaldı. Lise yıllarında edebiyat öğretmeni Ahmet Hamdi Tanpınar’dı. Sayesinde edebiyata ilgisi arttı. Bir süre sonra şiir dergisi çıkardı. Tiyatro sahnelerinde yer aldı. İstanbul’da felsefe bölümüne girdi. Bu dönemde yazmaya başlasa da avarelik yılları da başladı. At yarışlarına gidiyor, bol bol yüzüyor, kürek çekiyor, tercümeler yapıyor, meyhaneleri dolaşıyor, sık sık aşık olup şiirler yazıyordu bu cebi delik garip oğlan. Okulu bitirmeden Ankara’ya döndü. Çeşitli görevlerde bulundu.

Dostları Oktay ve Melih’le bir araya geldi. Başta Varlık olmak üzere birçok dergide şiirler yazdı. Bu dönemde Mehmet Ali Sel adını kullandı.

Ömrü kazalar, talihsizliklerle geçti. Beş yaşındayken dadısının yaptığı köftelerden almak isterken, kolunu yaktı. On iki yaşındayken çayırda oyun oynarken ayağını dikenli tele kaptırıp ağır şekilde yaralandı. On üç yaşındayken evdeki yardımcılarını korkutmak isterken, tabancayla ağır şekilde yaraladı. On yedi yaşında kızılcık hastalığına yakalandı. 1939’da daha yirmi yaşındayken, Melih Cevdet’in kullandığı araçla kaza yaptılar. Yirmi gün komada kaldı.

Şair, 1941 yılında arkadaşlarıyla şiirde tüm tabuları yıktı. Şiiri seçkin zümreden alıp halkın tam ortasına bıraktılar. Artık herkes şiir yazabilecekti. Ankara’da Sabahattin Eyüboğlu’nun evini mekân olarak kullanıp entelektüel bir çevre edindi. Birçok şiirinin ilham kaynağı olan Bella’yı orada tanıdı. Bella, odasında yatağa uzanmış ders çalışıyordu. Şair, Bella’yı uzun uzun seyretti. Onun için bir şiir yazdı ve şiiri okuması için Bella’ya verdi. Şiir şöyleydi:

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;

Entarisi sıyrılmış, hafiften;

Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama…

Olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!

Bella; şiiri okuduktan sonra, teşekkür edip, istifini bozmadan ders çalışmaya devam etti. Bella sadece özne olmuştu şairin şiirlerine. Ama şair Bella’ya hayli aşık olmuştu. Birçok şiirini ve özellikle “Anlatamıyorum” adlı şiirini Bella’ya yazmıştır.

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum.

Orhan Veli sıkıntılarının yanında İstanbul’a özlemle de yaşamıştır. Parasızlıktan İstanbul’a gitme konusunda sıkıntı yaşıyordu. İstanbul’daki en yakın dostu Sait Faik’ti. İkisi de İstanbul aşığı birer avareydi. Boğaz’a karşı çilingir sofralarını kurup bedava havanın tadını çıkarıyorlardı.

İstanbul’da olduğu bir ara vapurda bir kadın gördü Veli. Tanıştı kadınla ve aşık oldu ona. Bu kadın; bir çok şairin gönlüne giren, üstelik de evli olan, Veli’nin bir çok dizesinde “Muteber Sevgilim” diye sözünü ettiği, senelerce aşk mektupları yolladığı ve bir çok şiirini onun için yazdığı Nahit Hanım’dı.

Nahit Hanım, İstanbul’un salon sahiplerindendi. Evini sanatçılara açmış, onlar için sık sık davetler vermiş, onları maddi bakımdan desteklemiş ve kitaplarının yayımlanmasında onlara yardım etmiştir. Nahit Hanım, bazı isimlerle daha yakın ilişkiler içine girmiştir. Cahit Sıtkı, Necip Fazıl, Can Yücel, Sabahattin Ali gibi isimler Nahit Hanım’ın aşıklarından birkaçıydı. Nahit Hanım içlerinden belki de en çok Orhan Veli’yi sevmiştir. Orhan Veli bu aşk için hayli fedakârlık yapsa da emekleri boşa çıkacak, Nahit Hanım başka denizlere yelken açacaktır.

Şair, artık kendini dostlarıyla beraber edebiyata verir. Sabahattin Ali, Bedri Rahmi ve Hasan Ali Yücel’le birlikte Erol Güney’in evinde toplanıyorlardı. 1949’da Yaprak dergisini çıkardı. Veli bu dergide şairliğinin yanında fikirleriyle de kendini gösterdi. Bu derginin çıkarılması Orhan Veli’yi maddi sıkıntıya sokmaya başladı. Sonunda birçok eşyasını satmak zorunda kaldı. Hatta Abidin Dino’nun kendisine hediye ettiği tabloları bile sattı. Edebiyat karın doyurmuyordu. Parasızlık adeta onun kaderiydi.

Dergi kapanınca İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Bu yıllarda Nazım Hikmet’in serbest bırakılması için dostları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’la üç günlük açlık grevine girdi. Bu eylem, siyaset ve edebiyat çevrelerinde hayli yankı uyandırdı. Aynı yılın kasım ayında Ankara’ya geldi. 10 Kasım 1950’de üzeri kapatılmamış bir çukura düştü. Ayağını incitti ama bu durumu fazla önemsemedi. İstanbul’a döndü. Bir akşam yakın arkadaşı Avukat Muzaffer Akçay’ın evinde akşam yemeğine kaldı. Yemek sonrası ilerleyen saatlerde kanepeye yığıldı. Baygın gibiydi şair. Arkadaşları şairi, hemen Cerrahpaşa Hastanesine kaldırdılar. Doktorların ilk tespiti alkol komasına girdiğiydi. Tüm çabalara rağmen şairin kalbi daha otuz altı yaşındayken gece vakti durdu. Sonradan şairin beyin kanaması geçirdiği anlaşıldı.

Orhan Veli öldüğünde ceketinin cebinden, yirmi kuruş ve at yarışı bülteni çıktı. O ceplerinden birinde diş fırçasına sarılı bir de kâğıt çıktı. O, şairin son şiirinin yazılı olduğu kâğıttı.  Aşık olduğu kadınlara yazdığı “Aşk Resmi Geçidi” adlı şiiriydi.

AŞK RESMİ GEÇİDİ

Birincisi o incecik, o dal gibi kız,

Şimdi galiba bir tüccar karısı.

Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir.

Ama yine de görmeyi cok isterim,

Kolay mı? ilk göz ağrısı.

 

İkincisi Münevver Abla, benden büyük

Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları

Gülmekten katılırdı, okudukça.

Bense bugünmüş gibi utanırım

O mektupları hatırladıkça.

 

.............. çıkar

.............. dururduk mahallede

......................... halde

............ yan yana yazılırdı duvarlara

................... yangın yerlerinde.

 

Dördüncüsü azgın bir kadın,

Açık saçık şeyler anlatırdı bana.

Bir gün de önümde soyunuverdi

Yıllar geçti aradan, unutamadım,

Kaç defa rüyama girdi.

 

Beşinciyi geçip altıncıya geldim.

Onun adı da Nurinnisa.

Ah güzelim

Ah esmerim

Ah

Canımın içi Nurinnisa.

 

Yedincisi, Aliye, kibar bir kadın.

Ama ben pek varamadım tadına.

Bütün kibar kadınlar gibi

Küpe fiyatına, kürk fiyatına.

 

Sekizinci de o bokun soyu.

Elin karısında namus ara,

Kendinde arandı mı küplere bin.

Üstelik .......

Yalanın düzenin bini bir para.

 

Ayten'di dokuzuncunun adı.

İş başında şunun bunun esiri,

Ama bardan çıktı mı,

Kiminle isterse onunla yatar.

 

Onuncusu akıllı çıktı

....... gitti .........

Ama haksız da değildi hani.

Sevişmek zenginlerin harcıymış,

İşsizlerin harcıymış.

İki gönül bir olunca

Samanlık seyranmış ama,

İki çıplak da, olsa olsa,

Bir hamama yakışırmış.

 

İşine bağlı bir kadındı on birinci,

Hoş, olmasın da ne yapsın,

Bir zalimin yanında gündelikçi.

.........leksandra

Geceleri odama gelir,

Sabahlara kadar kalır.

Konyak içer sarhoş olur,

Sabahı da işbası yapardı şafakla.

 

Gelelim sonuncuya.

Hiçbirine bağlanmadım

Ona bağlandığım kadar.

Sade kadın değil, insan.

Ne kibarlık budalası,

Ne malda mülkte gözü var.

Hür olsak der,

Eşit olsak der.

İnsanları sevmesini bilir

Yaşamayı sevdiği kadar.

Şairin yaşamı bu son dizeleriyle nihayetlenirken; vasiyeti üzerine şair, Aşiyan Mezarlığına defnedildi. Boğaz’a karşı ufak bir heykeli yapıldı. Bir de yanına küçük bir martı konuldu.

Orhan Veli, ağaçların içinde o çok sevdiği İstanbul’unu dinleyebilirdi artık gözleri kapalı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Melisa Coşkun - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elazığ Fırat Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elazığ Fırat Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elazığ Fırat Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elazığ Fırat Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.