KUR’AN’IN DİLİ « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

KUR’AN’IN DİLİ

Bu haber 18 Aralık 2020 - 13:18 'de eklendi.

Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan bir tartışmada sorgulamalar iki noktada yoğunlaşmaktadır. Bunlardan birincisi vahyin mahiyeti ve nasıl indirildiği ve diğeri de Kur’an’ın dilsel biçimleridir.

Vahyin elçinin zihnine nasıl indirildiği ve onun zihninde nasıl korunduğuna ilişkin olarak aslında Kur’an’da bazı anlatımlar vardır. Ancak sonraki dönemlerde bu anlatımlar farklı yorumlandığından, ayetler baki olmasına rağmen onların anlamlarının buharlaştırıldığı söylenebilir. Kur’an’ı bir bütün olarak yorumlamak yerine, önceki tefsirlerdeki yorumlarını dilimize tercüme etmek şeklinde ortaya çıkan tefsir geleneği de bu bütünsellikten yoksun olmaya devam etmektedir.

Kur’an’ın indirildiği dönemde vahyin elçinin zihnine nasıl indirildiğine ilişkin sorular sorulmuştur. Sözgelimi; “Sana vahyi soruyorlar. De ki o Rabb’imin işidir. Bu konuda size az bir bilgi verilmiştir” (İsrâ 17/85) ayetindeki ruh vahiy anlamındadır. Ancak ruh sözcüğü sonraki dönemlerde insan ruhu anlamında anlaşılınca, bu ayetteki anlam buharlaştı. Bu ayetteki ruhun vahiy olduğuna hem bağlam bütünlüğü ve hem de Kur’an bütünlüğü tanıklık etmektedir. Bağlam insanın ne olduğu hakkında değil; vahyin anlam ve hedefleriyle ilişkilidir. Kur’an bütünlüğü dikkate alındığında da vahyi indirmek elçinin fiili değil Allah’ın fiili olarak tanımlanmıştır. Tarihsel süreçte vahiyle ilişkili bir kavram olan ruh, insan ruhu olarak anlaşıldı.

Elçiye indirilen ayetlerle ilgili olarak ona öğretilen bazı eylemler söz konusudur. Bunlardan en önemlisi indirilen ayetlerin elçinin zihninde nasıl var olacağı ve korunacağı konusudur. Elçi kendisine vahiy inzal edildiğinde onu zihinde var etmek için çaba sarf ettiği görülmektedir. İnsan, zihninde var olan bir anlamı bazen diliyle tekrarlamak suretiyle pekiştirmek istemektedir. Bu nedenle ona bir uyarı yapılmakta; “Onunla acele edip dilini kıpırdatıp durma. Onu toplamak ve okumak bize aittir” (Kıyâmet 75/16-17) ayetinde onun bu durumuna işaret edilmektedir. Muhammed’in (a.s.) acelecilik psikolojisinin, başlangıçta vahyi zihninde var etmek için acele etmesi şeklinde ortaya çıkmıştır.

Vahyin toptan yani bir defada değil de bir süreçte indirilmesinin temel gerekçesinin de elçinin zihninde olgun bir şekilde var olması olduğu görülmektedir. “İnkar eden edenler “Kur’an ona bir defada indirilseydi ya” dediler. Bizim böyle yapmamız onun senin zihninde yerleşmesi içindir. Onu bu nedenle parçalar halinde indirdik” (Furkân 25/32)  ayetinde onun toptan değil de parçalar halinde bir süreçte indirilmesinin nedeni olarak onun zihninde yerleşmesi olduğu belirtilmiştir. Tertîl sözcüğü de vahyin inzal süreciyle ilişkili bir kavram olmaktan çıkarılıp, Kur’an’ın sadece başkalarına okunan bir metne dönüşmesinden sonra Kur’an’ın ağır ağır okunmasına dönüştürülmüştür.

Elçi, kendisine indirilen ayetleri geceleri okumakta ve böylece zihnine yerleşmesini sağlamaktaydı. Bu durum “Gecenin bir kısmı da sana özgü olarak kalk. Böylece Rabb’in sana övülen makamı vermektedir” (İsrâ 17/79) ayetinde dillendirilmiştir. Gece kalkma eyleminin ona özgü olması, onun vahiyle ilişkili olmasındandır. Çünkü bu ayetteki övülen makam, elçilik makamıdır. Teheccüd ise geceleyin bir amaca dönük olarak kalkmaktır. Nitekim elçi geceleyin Kur’an ayetlerinin zihninde yerleşmesi için kalkınca, sahabe de geceleri kalkarak Kur’an okuma eyleminde bulundu. Ancak bu eylem onlara ağır gelince söylenmeye başladılar ve bunun üzerine bu eylem sadece elçiye ait olarak tanımlandı. “Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmında, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilmektedir. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da bunu yapıyor. Allah, gece ve gündüzü bir ölçüye göre düzenledi. Sizin buna gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bundan muaf kıldı. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun…” (Müzemmil 73/20) ayetinde sahabenin bundan muaf kılındığı belirtilmektedir. Bu ayetlerde ifade edilen teheccüd de, geceleyin bir amaç için kalkmak anlamından çıkarılıp; geceleyin namaz kılmak eylemine dönüştürüldü.

Kur’an’ın dili elçinin dilidir ve elçi vahyi tebliğ etmesi için vahiy elçinin dilinde kolaylaştırılmıştır. (Meryem 19/97; Duhân 44/58 vd.) Vahyin dilinin elçinin diliyle aynı olması, hem elçinin zihninde var olması ve hem de duyurulduğu toplum tarafından anlaşılması ve öğüt alınması içindir. Kur’an’ın dilinin elçinin ve topumun diliyle aynı olması, sadece onun lafızlarının Arapça olması anlamında değil; bu sözcüklerin delalet ettikleri anlamların da toplum tarafında anlaşılmasıdır. Yani vahiy ilk muhatapların bildikleri anlamlara sahiptir.

Kur’an’ın engellileri konu edinmesi, engellerin kaldırılması veya toplumsal statülerinin iyileştirilmesi için değildir. Kur’an’da pek çok kez indirilen ayetlere inanmayanlar kör, sağır ve dilsizlere benzetilmiştir. “Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler onlar dönemezler” (Bakara 2/18) ayetinde onların gerçeği işitmemeleri, gerçeği söylememeleri ve gerçeği görmemeleri olguda bazı duyulardan engelli insanlara benzetilmiştir. Bu benzetme ilk muhataplar nezdinde normal karşılanmaktayken, günümüzde bu engellere neden olan hastalıklar ve engellerin aşılması için çaba sarf edilmektedir. Engellilerin yaşamların iyileştirilmesi için her alanda düzenlemeler yapılmaktadır.

Kur’an, bazı davranışlarından ötürü insanları hayvanlara da benzetmektedir. Tarım toplumunda insanlar hayvanların davranışlarını bilmekte ve insan davranışlarını da aralarındaki ortak nitelikten ötürü hayvan davranışlarına benzetmekteydiler. Kur’an’da çeşitli insan fiilleri köpek, eşek, maymun, domuz fiillerine benzetilmiştir. (Bkz. A’râf 7/176; Cuma 62/5; Mâide 5/60; Bakara 2/65)

Lokman (a.s.) oğluna öğüt verirken, “Yürüyüşünde tabiî ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!” (Lukmân 31/19) demekte; Kur’an da bu öğüdü bize haber vermektedir. Eşeğin sesinin seslerin en kötüsü olması, insanın algısına göredir. Anıran bir eşeğin sesine anlam veren karşı cinsten bir eşek için eşeğin sesi seslerin en güzeli olsa gerektir. Dolayısıyla Allah’ın yarattığı bir hayvanın sesi seslerin en çirkini olarak nitelenmemiştir.

Kur’an’da inkarcıları ve müşrikleri fiilleri yönünden aşağılayan anlatımlar mevcuttur ki bu anlatımlar özellikle de o dönemin değer yargıları açısından önem arz etmektedir. Kur’an’ın Velid b. Muğîre hakkında indirildiği belirtilen ancak Kur’an’da ismi verilemeyen kişi hakkındaki nitelemelerini de bu bakış açsısıyla değerlendirmek gerekir. Kur’an onun için “zina çocuğu” nitelemesini kullanmamakta; sonraki müfessirler bu nitelemeyi zikretmektedirler. Anne ve babasının zina fiilinden ötürü bir kimsenin aşağılanması, birey hakları açısında doğru değildir. Ancak çeşitli toplulukların evlilik dışı doğan çocukları bu sıfatla niteledikleri ve onları aşağıladıkları da bilinmektedir. Özellikle de fıkıh kitaplarında zina çocukları hakkındaki nitelemeler, sosyal yargılar doğrultusunda ortaya çıkmıştır.

Veliâd b. Muğîre hakkındaki zenîm nitelemesi (Kalem 68/13) iddia edildiği gibi “zina çocuğu” anlamında değildir. Arap diline ait ilk sözlüklerde ve ilk tefsirlerde koyunun boğaz ve kulaklarından sarkan yumrular için zenîm denildiği açıklanmaktadır. Hatta bir nesneye yapışan her şey için müzennem denilmektedir. (Bkz. Hal’il b. Ahmed, Ayn; Taberî, Tefsîr) Bu durumda zenîm; kendisi belirli bir kabileden olmadığı halde, bu kabileden olduğunu iddia eden anlamındadır. Kur’an’ın indiği dönemde kabile taassubu olduğundan, bir kabileye mensubiyet belirli imtiyazları da beraberinde getirmekteydi. Bu nedenle herhangi bir çıkar elde etmek için kendisini mensup olmadığı bir kabilden gösteren kişi dönemin değer yargılarına uygun olarak kötülenmektedir.

 

Prof. Dr. Erkan Yar
Erkan Yarerkanyar@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.