Bir tık daha ileri gidelim.

Allah, Nisa suresi 43. ayette “Ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” emriyle sarhoş olmayan içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara “ne söylediğini bilmek” gibi bir şart koşmuştur. Yani Allah, sarhoşlar bilinçlerini yitirdikleri ve ne söylediklerinden habersiz olduklarında namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. 

Peki ayık kafalıyken hem bilmediği bir dilde, hem de ezbere Arapça Kur’an okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumunun bu sarhoşlardan anlama konusunda ne farkı vardır?  Bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek”, sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir?

Fazla uzatmayayım ama çok derin bir konu bu ve bugünkü “borç edasıyla” artık ruhsuz birer ritüel haline gelmiş namazlarımızın da asıl sebebi maalesef.

Peki, kıldığımız namazlardaki davranışlar ne anlama geliyor?

Aslında namazın sembolleri üzerine söylenecek sözün nihayeti yoktur ama biz yine de, namazın rükünleri üzerinden namazın sembolize ettiği hakikatlere usul birkaç atıf yapmayı deneyelim: Başlangıç tekbiri: “Allahu Ekber” kelimesinde ifadesini bulan tekbir, Allah’ı her türlü nisbetten arî olarak “büyük, en büyük, tek büyük, mutlak büyük” bilmektir.

İnsan tekbir getirirken dünyasını ellerinin üzerine koyup ardına atar. Önünde sadece Rabb’ine uzanan yol kalır ki, o yol Fatiha suresinde anıldığı üzere sırat-ı müstakim yani dosdoğru yoldur. Kıyam: Allah’a duyulan saygıyı sembolize eder. Kıyam, ayakta durmak, ayağa kalkmak, doğrulmaktır. Kıyam, kelime-i tevhidin ilk yarısı, yani Lâ ilâhe illâllah’ın “kulluk edilmeye layık hiçbir varlık yoktur” anlamına gelen “lâ ilâhe” sini temsil eder. Bu duruş şirke, küfre, isyana, tuğyana başkaldırıdır.  Kıraat: Kur’an’ın namaza taşınmasıdır. Kıraati tilavetten ayıran şey yukarda arz ettiğim gibi “anlam” dır. Okuyanın anlama kabiliyeti tilaveti kıraate çevirir. Zira maksat yaşamaktır ki, anlamadan zaten yaşanmaz.  Kıraatin kalbi ise Fatiha’dır. Fatiha, Hz. Peygamber (sav)’in de dediği gibi “Allah ile kulun diyalogunu temsil eder”. Yani Fatiha, namazı Allah’la kul arasındaki sohbete dönüştürür. Bunun için “Fatihasız namaz, namaz olmaz.”  Rükû: Saygıdan dolayı boyun eğmeyi ifade eder ve kıyamdaki saygının bir sonraki aşamasıdır. Rükû tek başına ictimai(toplumsal) teslimiyeti, secde ise şahsi teslimiyeti ifade eder. Zira “rükû edenlerle birlikte rükû edin!” ayeti vardır fakat “secde edenlerle birlikte secde edin!” ayeti yoktur. Rükû, kıyam ile secde arasında bir duraktır.

Rükûyu kulun tüm dört ayak üzerinde yürüyen canlıları temsiliyeti olarak okursak, bu yönüyle namaz, insanın varlığı temsilen Allah’ın huzuruna çıkarak verdiği bir “halifelik tekmili” dir. Rükû secde ile birlikte lâ ilâhe illâllah’ın ikinci yarısı olan “kulluk edilmeye layık sadece Allah vardır” anlamındaki illâllah’ı temsil eder. Rükû ile hamd beden diline yansır. Bu yüzden de rükûdan doğrulan kul, “Allah, hamd edeni işitir” der. Secde: Saygının nihai noktasını ve zirvesini temsil eder. Huşû duyan kalp önce sahibini ayağa kaldırır, sonra boyun eğdirir, en sonunda secdeye vardırır. Secde insanın Allah karşısındaki mahviyet ve kulluğunu temsil eder. Secde insanın insanlığını Allah’ın huzurunda yere koymasıdır. İnsanlığımızı temsil eden alnımızı Allah’ın huzurunda yere koymamız, insanlığımızı borçlu olduğumuz Rabb’e şükür nişanesidir. Secdeyi Allah’a kurban olmak olarak okumak gerekir ki, “secde et ve yaklaş” (Alak 19) ayeti bunu ifade eder. Aynı zamanda secde anne karnındaki saf hale dönüştür. Çünkü, secdedeki duruş ceninin anne karnındaki duruşuna benzer. Ka’de: Oturuş, yolculuğun sonunu temsil eder. Namaz içinde duanın en yoğun olduğu bölümdür. Dua sadece “ibadetlerin beyni” değil, namazın da beynidir. Oturuşun sonundaki selâm miraç yolculuğunun sonunu temsil eder. Sağınız ve solunuzdaki tüm varlığı selâmlayarak, varlığı temsilen bu miracı yaptığınızı söylemiş olursunuz.

Namaz teslimiyetin alameti, selâm ve selâmet teslimiyetin ödülü, teslimiyet ise İslâm’ın alametidir. Selâm vermekle, teslimiyetin ödülünü bütün bir varlıkla paylaşmış oluruz.

Şimdi bu dinsel terminoloji içindeki tespitlerle bizim durumumuzu irdeleyelim.

Namaz kılıyor musun? “Evet kılıyorum!”

Peki namazı ne için kıldığını biliyor musun?

“Tabi ki Allah emrettiği için kılıyorum!” Eyvallah!

Peki namazı hayata kıldırıyor musun?

“Nasıl yani?”

Senin kıldığın namaz atandan, dedenden, babandan gördüğün içi boşaltılmış kuru bir ritüel olmasa idi; namazın bir nüsuk olduğunu, asıl gayesinin dünyayı arkaya almak, zulme, haksızlığa, yoksulluğa, müstekbirliğe, ırkçılığa kıyam etmek; Allah’tan başka tüm ilahlara LA demek ve belki de en önemlisi de secde halindeki o biçare, zavallı halinle sahip olduğun kibrin, gururun, egonun ayaklarının altında ezilmesi gerektiğini anlardın!

Kıldığın namaz hayata kıldırılsa idi…  Bugün senin iman iddiasında bulunduğun bu din-i mübinin asıl kaynağı ve kanımca tek güneşi olan Rahman’ın kelamını “mehcur” bırakmaz; dinini hacıdan, hocadan, şeyhten, imamdan öğrenme yoluna gitmezdin!

Kıldığın namaz hayata kıldırılsa idi; Mensup olduğunu iddia ettiğin dinde kurulan nizamda “insanın insana Rahman’ın bir emaneti” olduğunu müşahade eder; o emaneti incitmekten ödün kopardı.  (Devam EDECEK)