Dili CAN’ca

Değişik pencerelerden yola çıkarak geride hoş bir sada ile çıkılan bu yolda cennetten gelen suyu, içinde onlarca canlının yaşadığı; oynadığı farklı hayatı, tadı, berraklığı ve çoraklıkları kurutan suyu ve seyyah hali ile Fırat Nehri gibi Fıratvari bir eda ve duruşla ismi altındaki Fırat Gazetesindeki hanemizden ölümsüz eser bırakmak ve insana hizmetkâr olmak için hep yeniden hayat bularak yıkıla yıkıla da olsa yenilmekten kurtulan adımlarla inançla yürüyoruz.

Makam odur ki insana sınır çizilmesin, insanın önü kesilmesin; hayır hayır denilmesin. Makam odur ki insanı canavarlaştırmasın, başkalaştırmasın, insanlıktan çıkartmasın, bencilleştirmesin, haramı helalleştirmesin, koltuk ve masanın büyüsü ile sınırlı mekân ve halıda insanı fırıldak yapmasın. Rakam da öyle!

Bunun için İdareci ve Bürokratlar Birliği Derneği ile yola çıkarken ne olursa olsun makamların ve rakamların değiştiremediği dünün unutularak; dündekileri ve bugünün vefasının bir T ile öldürülmediği; vefat ettirilmediği şekilden öte bir hayat ile geride hoş bir sada ve ölümsüz eserle kim olursa olsun önce samimiyet, sadakat, liyakat, adalet, hürmet, muhabbet, güven, doğruluk, dürüstlük, birliktelik, inanç ve kültürel değerlerin varlığını olmazsa olmaz kabul ettik.

Ölmemek için hayata hep farklı tohumlar atarak yeniden neşvünema bulmak; her iki cihan saadetine vesile olarak Allah’tan başkasına kul olmamak ise hayat; kişinin üzerine düşeni yapması, fiiliyatı, hizmetkârlığı, hasbiliği, hakkaniyeti, teslimiyeti ve tevekkülü tükenmez bir miras değil midir?

İşte bütün bunların bir dünü varsa, dün unutulmuyorsa insan işte o zaman vardır. Dünü olmayanın yarını karanlık olur. Deve kuşu kafasını kuma koyarsa, ya da yumulan gözler karşısındaki karanlık; cehaletin karanlığıdır, kişinin kendi kendisine yaptığı karanlıktır. Güneşe sırt dönmekle güneş yok kabul edilemez.

Memleket de çocukluk yılları da okul yılları da öyle. Bilim adamları özellikle bebeklik ve çocukluk aşamasını geleceğin temel taşı kabul ederek en önemli dönem olarak ifade ederler. Bütün anlatılanların ek olarak şunu ifade etmek gerekir ki düne nankörlük, habislik de hiç iyi bir şey değildir.

Evet insanın mahallesi, köyü, ilçesi, ili kendisinin küçük vatanıdır. Vatansız insan, millet de esaretten, yokluktan, yoksunluktan başka bir şey değildir.

Geçen hafta enine boyuna Üçağaç Köyü’nden bahsederken bize yabancı olmayan bir kavram olan deprem ile yeni açılımlara vesile olacak nokta ile makaleyi bitirmiştik.

Malumunuz Elazığ- Malatya Depremi sonrası bölgede meydana gelen depremlerden sonraki Kahramanmaraş Depreminden Üçağaç Köyü de nasibini almıştı. Evlerdeki çatlamalar, deprem sonrası ne olacak tarzındaki kaos aslında sosyal hizmet anlayışı ile çok rahat bir şekilde çözümlenebilirdi. Bir de bilgi eksikliğinden kaynaklanan boşluklar yok mu?  

Derken köyde yapılan inceleme sonrası yıkılacak evlerin işaretle belirlenmesi aşaması yaz mevsimine rastlıyordu. Türkiye; Elazığ deprem konusunda çok tecrübeliydi. Acaba tek katlı olan evler tarihe sırt çevrilmeden yeniden yapılandırılamaz mıydı? Sonuçta bir köydü burası…

Bilgi eksikliğindeki belirsizlik sonrası rakımı yüksek olan köyün yıkılmama imkânı yok muydu acaba? Bir başka ifade ile kıştan önce bu işlemler yapılamaz mıydı, ya da kış geçtikten sonra ilkbaharda yıkım işlemleri olamaz mıydı?

Yıkılacak sadece kerpiç evler miydi? Elbette hayır. O evler kim bilir nelere şahitlik etmişti, kimler doğmamıştı ki o evlerde? Anılar, tarih ve hakikatler bir anda tuz ve toz!

Bir başka muamma köyde herkes aynı şartlara sahipken devletin vatandaşına uzanan uzun koluna ve şefkatli kucağına rağmen neden ikilemler yaşanıyordu? O soğuk ve eşyaların ahırlara ve metruk yerlere sıkıştırıldığı ortamda ülkelerin şartlarına göre yapılan çadırlar ne kadar çare olacaktı acaba? Elazığ’da deprem sonra konteynerler varken…

Boşuna yukarıdaki kişiliklerden bahsetmedik. Türkiye Cumhuriyeti büyük, müşfik, kolu uzun, güçlü bir devlettir; vatandaşına da duyarlıdır. Hele hele açıkta, soğukta, yaşlı, engelli, kadın, çocuk varsa gerisi teferruattır. Hizmetin ayağa gelmesi için her kolaylık sağlanır hayırlar bir nokta ile hayra, iyiliğe çevrilir.

Bu arada yaşanan hadise karşısında köylülerin dayanışması takdirlerin ötesinde. Birden akıllara, dillere onlarca türkü geldi Üçağaç Köyü’nü yaşarken ve ta derinden mırıldanarak bir baktım ki “…Asri gurbet harap etmiş köyümü, Ben ağayım ben paşayım diyenler, Kapıları kitlemişler gel hele, Gel hele de dudu dillim gel hele,  Gel hele de ben öliyim gel hele, Bir ev burada bir ev karşıda kalmış, Sorun hele bizim komşular n'olmuş, Kırk senelik ağaç kurumuş kalmış, Bizim köye benzemeyin gel hele” türküsünü söylüyorken köyün gerçekten harap olduğunu, kapıların yok olduğunu, evlerin ayrıldığını, komşuların mahzun halini gördü ve yaşadı Kalem…

Üçağaç Köyü adının ötesinde ve adı anlamlı ve özel bir köydür. Ve Üçağaç Köyü “Orada bir köy var uzakta…” olmamalıdır…