Yaz yazabildiğin kadar, duy duyabildiğin kadar, hisset hissedebildiğin kadar; gören var mı ki bunları? Ruhumun arkasındaki umudu ve kalbimin derinliklerindeki hissiyatı anlayan var mı ki? Yanlış anlamalar, kasti isnatlar o kadar çok ki kalbi selamlamalar ve içten desteklemeler de o oranda az.

Gel de yaz!

Hikâye de çok, hissiyat da, fikriyat da! Lakin bu ne kadar para ediyor bu ülkede? Elbet bir gün tersine dönecek bu devran, hak ettiği ilgiyi ve desteği görecek yazan, okuyan da keyfine bakacak ve rahmetle anacak müellifi.

Böyle başladı hikâyem, bundan daha aşikâr ne diyeyim? Yazmanın ne kadar zor bir iş olduğunu anlatmanın manası yok, anlayan için de zaten bir zorluk yok. Kalp doluysa yazmak şahanedir ve yazılan her şey kalbe değerdir. Suçlamalar, dayatmalar, karalamalar olacak elbet, bir kez yazmaya başladı mı insan hepsini geride bırakacak. İşte böyle içsel bir söylenmenin tam da ortasındaydım onun sesini duyduğumda.

Her şey güzeldi de bir bu çirkindi yaşamımda. Her şeyim tamdı da bir bu eksikti. Aklıma gelmeyen başıma geliyordu. Kalbimden geçmeyen başkasının kalbinden geçiyordu. Daha neler gelecekti sensiz başıma, daha neler gelecekti yalnız başıma. Her ne gelecekse senden gelsin bana; ister hayır, ister şer... Bu kalbe bu şeref yeter.

 - Günahkârsın. Dedi bana. Namluyu silahın ağzına sürmüştü ve bu tek kelimelik mermiyi tam da kalbime kilitlemişti.

Beni gördüğünde de tetiğe basmıştı.

Ölmedim ama sendeledim.

Beni vuran da ayakta tutan da Oydu.

- Sebep! Dedim

- Beni sevdiğin için.

- Seni seven günahkâr mı? Diye sordum kızgınlıkla.

- Bilmem ama sanki öyle. Dedi.

 - Çok şaşırdım böyle düşünmene inan! O zaman en büyük günahkâr benim, göğsümü gere gere söylüyorum, kafana vura vura: En büyük günahkâr benim.

Daha fazla savunamadı kendisini.

Ardına bile bakmadan gitti.

Çok sonra öğrendim aşk uğruna kendisini mahveylediğini.

Beni sevdiğini...

O inci dişlere ve bal dudağa zamk gibi asılan "Günahkârsın."sözcüğünün can yakıcı ve kalp incitici etkisini çabuk atlattım. Beni suçlayan tek sen ol.

Bal damlayan dudağının bir sürçülisanı kabul ederim ben bunu. Bal asaletinden asla bir şey kaybetmez, bal baldır.

Sonra "Sen günahkâr değilsin be adam!" dedim kendi kendime.

Çalmıyorsun kimsenin malını, vurmuyorsun kimsenin canına ve kötülük yapmıyorsun hiçbir insana. Yelkenlerini açana rüzgâr oluyorsun, çiçeğe durana yağmur oluyorsun, güneşi bekleyene aydınlık oluyorsun. Ve tutup bir insanı seviyorsun ölesiye. Şimdi soruyorum ben de sana: "Bulut olan yağmaz mı, çiçek olan açmaz mı?" Sen buluta yağmurla dolu olduğu için günahkârsın diyebilir misin? Yahut da tomurcuğa "Çiçek açacaksın ve sırf bu yüzden günahkârsın." diye suçlamada bulunabilir misin?

Bu kalp seninle dolu her zerresi hem de!

Ağız dolusu seni seviyorum.

Aklım başımda değil.

Daha ne diyeyim sana.

- Günahkârsın. Dedi bana.

Övseydi daha iyi, dövseydi.

Başağa hiç sorulur mu: "Neden başın dolu ve öne eğik?" diye.

Papatya'ya sorulur mu hiç "Neden bu kadar güzel kokuyorsun?" diye. Papatyanın çektiği çilelerden bihabersen bir şey diyemem o zaman.

Menekşeye sorulur mu hiç "Neden boynun eğri?" diye. Menekşenin boynunun eğriliğinin hoyrat ellerden kaynaklandığını bilmiyorsan ne desem de boştur sana.

- Hiç değilse sen yüzünden günahkârım. Rabbim seni sevmeyi bana nasip etti, günah yazmışsa da şükrederim yine.

O kadar doluyum ki, ne yer kabul ediyor beni ne de yâr!

Ağlasam yağmur yağıyor diyorlar, konuşsam gök gürlüyor biliyorlar. Kimse sensizliğime çare olmuyor.

Dert üstüne dert ekleme ey yâr!

Sevdinse sevdiğinle kal.

Sevdimse sevmeme devam ederim ben. Beni seni sevmekten alıkoyacağını mı zannediyorsun, sana olan sevgimden bir zerre de olsa azalacağını mı hissediyorsun?

Zehrim de olsan bal bilirim seni.

Ölümüm de olsan yaşam bilirim seni.

Günahkârın da olsam bunu kâr bilirim.

Seni de vazgeçilmez bir yâr bilirim.