ESKİ HARPUT EVLERİ « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

ESKİ HARPUT EVLERİ

Bu haber 06 Temmuz 2020 - 8:24 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Günümüzde yerli halkı göç etmiş, başka kentlerden göçüp gelenlerin yaşadığı, bol bol lokanta, dükkan, boş alabildiğine çıplak dağlar, mezarlıklar, estetik yoksunu yapılmış beton evler ve Elazığ’ın birçok sanatçı, sanat akademisyeni ve söz sahibi siyasetçileri tarafından da desteklenen Diyanet külliyesi adı altındaki beton yığını ile eski halini arar olduğumuz o bilimin, hoşgörünün, insanlığın, kültürün, estetiğin başkenti Harput daha bundan 60-70 yıl önce bile restore ile rahatlıkla ayağa kaldırılabilecek konaklarla, evlerle, hamamlarla, çeşmelerle, hanlarla, okullarla, yapılarla doluydu…

Bugün her alanda olduğu gibi estetiği, kültürü, insanlığı, hoşgörüyü kısaca eskiye ait ne varsa arar olduk çaresizce… Ne zaman eski dergileri karıştırsam iç burkan, içimizi yakan yitirdiklerimizi gördükçe yıkılıyor, üzülüyor ve hemen o gördüğüm yazıyı günümüze aktarmayı bir borç biliyorum. Bugün de böyle bir yazı var. Yeni Fırat Dergisi’nin 25. Sayısında yer alan 1 Haziran 1965 tarihli, Mehmet Yıldız adlı bir hemşehrimizin çok önemli ve güzel bir yazısı. Umarım günümüz yetkililerinin kulaklarına gider bu eski haykırışlar…

HARPUT EVLERİ VE KONAKLARI *

(Yeni Fırat Dergisi, sayı 25, Haziran 1965, Mehmet YILDIZ)

Güzel bir ovayı kucaklayan Aslandağı’nın tepesinde kurulan Harput, aşağıdan yukarıya çıkılırken, kuruluş ihtişamıyla yol keser sanki… Seyretmek için, dura dura yürümek zorunda kalır insan. Ayni ihtişam, Harput’a çıktıktan sonra, aşağıya, Uluova’ya bakarken ayrıca manzaralaşır. İnişte ve çıkışta, göz ve gönül saran bu haşmet, belki Harputlu hariç, her gelenin, bilhassa yabancı gezginlerin, silinmez izlerle hafızalarına işlenmiştir. Bu özellik, Harput sanatının motiflerini yaratmış olmalıdır. Bütün bitkileri, çiçekleri ve canlı yarattıkları ile…

Eski gezginlerin, “seyahatname”lerinde, bu manzara büyüsünden bahsedildiği gibi, XIX. Yüzyıl­da arkeolojik araştırmalarıyla ün salan HOMMAIRE DE HELL de, bu görünüşüyle Harput’u “Masallar­da anılan, Doğu şehirlerinin eşsiz bir örneği…” diye vasıflandırır.

Harput’ta, yukarda açıklanan ihtişamın, san’at bakımından konak ve evlere aksini ve intikalini söz konusu yapmak istiyoruz. Konumu­za yardımcı olmak için bir fıkra an­latalım. Çarşıdan, Meteris’e doğru çı­kan yol kenarında, geçen yüzyılın meşhur Nakşibendî şeyhi Büyük Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin, ge­niş ve yüksek çıkmalı bir konağına varılır. Bu konak, şeyhin müritleriy­le dolup taşan bir yer…Konağın «Şahnişenine» yani, «çıkma»sına, müsaadesiz kimse çıkıp oturamaz… Yalnız merhum hoca, çok sevdiği müritleriyle burada oturup sohbete dalarmış. Günlerden bir gün, müridi Köse Seferzâde Hacı Raşit Hoca’yı, bu çıkmaya dâvet eder. Nüktedan ve şair Raşit Hoca, bu ferah çıkmaya oturup, Uluova’yı, geniş ve derin manzarasıyla doya doya seyrettikten sonra, mürşidine dönerek, duda­ğından hiç eksilmeyen zeki tebessümleriyle (Efendi hazretleri! Bu yüksek şahnişine oturup, Dünyayı ayak altına aldıktan sonra, ben de Uluhiyet» iddiasında bulunurum) dediği anlatılır.

Bu fıkrada, Harput evlerinde ve konaklarındaki iç ferahlı­ğın çözümü var… Gerçekten ferah ve rahat bir meskenin, insan ruhiyatı üzerindeki rolü, çok büyüktür… Eve, halkın «ocak» deyişi ve bu ocağın söndürülmemesi cehdi, ona verilen, geleneksel önemi belirtir. Dededen babadan kalma bir evi olmayan insan, ev-bark sahibi olun­caya kadar, huzur yoksunudur da… Ömür boyunca, onu saran kaygı, rahat ve ferah bir ev sahibi olabilmenin imkân ve arzusundan ibaret­tir.

Anadolu’da her bölgenin, hatta her şehrin, ev tipleri bakmamdan ayrı özellikleri vardır. Bu tipin teşekkülü, coğrafya ve tarihle ilişkin olmalı… Biz, bu yazımızda, Harput’un XIX. Yüzyıl ötesine ait, yıkılmamak gayreti gösteren bir konağı alıp, birlikte içine girelim: Her eve, taş kemerli bir cümle kapısı ile girilir. Bizim konu olarak aldığımız konak da böyle… Konağın dış kapısından içeri girince kendimi­zi, üstü açık bir sahada buluyoruz… Dış avlu burası… Bu avluda hemen çoğunlukla, üç kapı bulunur. Bu ka­pılardan birisi «Harem» tarafına, birisi «Selamlık» tarafına, birisi de eğer konağın dışında değilse, hizmet­kârların oturduğu tarafa açılır.

Alt katta, hemen hiç oturma odası yoktur. Ambarlar, kilerler ve benzerleri vardır ancak… Biz, bura­dan merdivenle selâmlığa çıkalım. Selâmlık bölümüne girilince, bir avlu ve bu avluya açılan birkaç kapı ile karşılaşılır. Bu kapılardan biri, en büyük odaya yani selâmlık oda­sına, diğerleri selâmlık yatak odalarına açılır. Avlunun dip tarafında, kahve ocağı, yani şöminenin bu­lunduğu yer vardır. Sobalar icat olunduktan sonra, şömine, odaların içinden kahve ocağına çıkmış… Se­lâmlıktan dönüp tekrar dış avluya gidelim. Bu avludan girilen ikinci kapı, harem tarafına açılır. Bu kapalı kapıyı açınca, ikinci bir avlu ile (iç avlu) karşılaşırız. Bu avlunun da kısmen üstü açık, kısmen kapalıdır.

Hiç dikkatten kaçmıyor. Harputlu, ışık iştiyakında…

İç avlu, mücevherat dolu kapalı kutu gibi bir yer… Çünkü: Konağın çeşmesi buraya akar; kilerler, ambarlar buraya açılır. Hatta «gelini koltuğa verme» töreni de burada yapılmaktadır.

Kiler ve ambar diyoruz. Bunlar, aynı şeyler değil. Kilerde, evin kışlık yiyecekleri ve çerezleri bulunur. Bulgurundan, kurutuna, dutundan üzümüne, kesmesine ka­dar… Ambarda ise, buğday, nohut, fasulye, arpa, küşne, odun vs. bulunur.

İç avludan, haremin üst bölümüne çıkacağız. Burada üstü yine yarı açık bir avlu ki, buraya harem dairesinin kapısı ile kiler ve mutfak kapıları açılmaktadır. Mutfak, bu avlunun en uzak köşesinde, kiler daha yakında… Mutfakta raflar takalar, erzak küpleri ve çinilerle sele-sepet ve benzerleri var. Kilerde, aşağıdaki kilerdekilerden daha kıy­metli ve günlük ihtiyacı karşılayacak erzak ve çerezler bulunmaktadır. Tavanlardan sarkan üzüm, kavun ve armut, elma hevenklerine kadar…

Harem dairesine, avluya açılan kapısından girilince, (sofa) denilen, kapalı bir salon ve buraya açılan muhtelif kapılar: Oturma, misafir, yatak ve yıkanma odalarının kapıları…

Evin en çok sanat işçiliği, harem tarafının duvar ve tavanlarında görülür. Harem tarafının gerek alt kattan gerekse üst kattan bir kapı ile, selâmlığa da bağlantısı var­dır. Kısaca tasvir ettiğimiz bu ev örneği, yalnız Harput’ta değil, büyük köylerin «bey» ve «ağa» evlerinde de vardır.

Odalar, 18 metre kareden, tavanlar 3 metre 40 santimden aşağı değildir. Pencereler geniş ve güneye doğrudur. Kuzeye bakan yazlık ayvanlar da vardır. Balkon vazifesi gören bu ayvanlar, bazen bir, bazen iki kemerle çevrilidir. Dışarıdan görüntüyü kesecek korkuluklar, bu ayvanlara bir yapı güzelliği verir. Buralarda yemek ye­nip oturulur ve yatılabilir. Bu tip evlerden Harput’taki bir evi, son maliki “Saneyüpoğulları” olan konağı, bahse konu etmek istiyoruz:

Söylentiye göre bu tarihi konak, bir Yeniçeri Ağası veya bir Sipahi Beyi tarafından yaptırılmıştır. Ko­nağın tamamı, kesme taştan inşa edilmiş, taş işçiliğinin en güzel ör­neklerini içinde saklamıştır. 624 metre kare bir arsa üzerinde kurulan bu evin pencereleri ve kapı üst­leri, dolma kemerli köşelerinin her biri ayrı ayrı taş motifleriyle süslü idi. Enkaz üzerinde yapılan incelemede, taşlara işlenmiş, biri diğerinden ayrı on çeşit motif tespit et­tik.

Haremlik duvarları, çok güzel çinilerle kaplı, tavanlar ceviz tahtalar üzerine oyma motifli. Bugün bunlardan hiçbir kalıntı yok. Söylentiye göre, 35-40 yıl önce Halep’ten gelen antikacı bir seyyah, bol para vererek, evin bütün çinilerini ve tavandaki işlemeli tahtaları sö­küp götürmüştür. Bize kalan birkaç kırık dökük parça…

Şehrin, günden güne yıkılıp, Elâzığ’a taşınması, bu gibi konaklarının da bakımsız kalmasına ve harap olmasına sebep olmuş. Bu konak da yıktırılıp, enkazından, sanat malzemesi olarak değil, inşaat malzemesi olarak faydalanmak için Elâzığ’a götürülmüştür.

Ne yazı ki, o güzelim motifli taşlar, kâh kırdırılmış, kâh gelişi güzel konulmuş olduğundan, katiyen değerlendirilememiş! Sahipsiz kalan enkaz, zaman za­man da sökülmüş çalınmış, sağa so­la aşırılmıştır.

1960 yılında, Harput harabelerini gezerken, çöken bu ko­nağın, üst kat bir odasının iki duvarı ile, yanda çıplak bir kemeri vardı. Camiler de dahil, civardaki yapı kemerlerinin belki en heybetlisi olan bu kemerden başka, duvarda görülen iç dolap şeklindeki üç pencerenin, birbirinden ayrı motifleri, dikkatimi ve hayranlığımı çekti.

Bunları muhafaza etmek için al­mayı düşündüm ve düşüncemi de gerçekleştirdim. Bin bir itina ve güçlükle bu taşları sıralayıp, numaralayarak, Elâzığ’a taşıdıktan sonra yapacağım evde kullanarak değerlendirmek heyecanına kapıldım. Nitekim; halen bu motifler, küçük evimin, san’at armağanı olarak ziyneti bulunuyor. Şimdi tamamen yok olan bu konak, gördüğüm zamanki enkaz durumundan anlaşıldı­ğına göre, tonoz kemerler üzerine kurulmuş, bir saray ihtişamındaydı.

Enkaz arasında bulunan bir iki yarım çini parçasından ve Eski Per­tek camilerinin pencere kenarında­ki motiflere benzerliği yönünden, 14, 15, 16. yüzyılların sanat karakteri taşıdığı tahmin edilebilir. Belki de bu asırlardan kalma bakım­lı bir konak idi.

Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğünün, Birgi’de satın alıp, halka teşhir ettiği konağın bir eşi idi bu. Yalnız Birgi’deki evin, tavan işlerinin ve duvar süsleme­lerinin, Elâzığ’daki “Beşkardeşler” denilen evlerdeki süslemelere benzer nebati boyalar ile yapıldığına dair, kıyaslama yapılması gerekti­ğini söyleyenler var. O konak, Harput’taki konak gibi, taş işlemelerden ve motiflerinden tamamen yoksun bir konaktır. Harput’taki ise, işleme ve motif meşheri…

Motif ve süsleme sanatı, Har­put evlerinde çok kullanılmıştır. He­men her eski yapıda, bulunan ör­neklerine rastlanır. Oyma çeşitleri, kapı, pencere köşelerine, ocakların kenar ve üst kemerlerine, merdiven korkuluklarına, sütün gövdesine ve başlıklarına işlenmiştir. Taşçılık sanatının en ince örnekleri bunlar. Süsleme motifleri ise, bilhassa tavanlara, çıkmalara, balkonlara, iç duvarlara ve saçaklara işlenmiş ola­rak görülüyor. Bu oyma motiflerin, en zengin ve en hünerli örneklerini, Harput’ta, yalnız binalarda değil, bakır eşyada da görmek mümkün…

Asırlar öncesinden bugüne kalan birçok bakır eşyada bu motif­lerin bütün özelliği ve güzelliği ile kaldığını görmek ve her anlayana göstermek imkânına sahip bulunmaya çalışmaktayız.

Arkadaşım Cenani Dökmeci’nin yardımı ile üç dört yıldan beri, bakır kaplardaki motifleri görmekle kalmamış, ölçüsü ile ve birçok çeşitleriyle olduğu gibi toplamış ve çini mürekkeple temize çekmiş bulunuyorum. Ancak bu motifler arasında bağıntı ve uyumtuyu, bütün özellikleriyle çözümlemek müşkülâtı içindeyiz.

Etilerden beri Harput’ta devam edegelen bakırcılık san’atı, bizim tespit ettiklerimizle ifade edilemez, tabiî… Bizdekiler, bazı örneklerden ibaret. Bu sanatı bütün şümulüyle ifade edebilmek için, daha birçok motif örneği toplamak ve tespit eylemek gerekiyor.

Bölgenin, Ekol Motifini açıklamak ve ilk bakır motiflerini ayıkla­mak ve devirlerine göre sıralayarak sergilemek için, hemşehrilerimden yardım bekliyorum. Böyle bir sergi açtığım gün hem sanatçılarının ruhunu şâd edecek hem de sanatse­verlere karşı, bir hizmet borcu öde­miş olacağım. Hizmet borcu ödemekten, bilhassa güzel sanatlar için böyle bir borç ödemekten, daha mutlu ne olabilir!

Duygulu şair Yahya Kemal’e, hak vermemek mümkün mü:

“Gönül isterdi ki mazini dirilten san’at

Sana tarihini her lahza hayal ettirsin”

(Yeni Fırat Dergisi, sayı 25, Haziran 1965, Mehmet YILDIZ)

 

 

 

 

Cem Bayındır
Cem Bayındırbayindircem@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.