ELÇİNİN ÜMMÎLİĞÎ « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

ELÇİNİN ÜMMÎLİĞÎ

Bu haber 28 Şubat 2020 - 8:03 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Bu yazının başlığını “Elçinin Ümmîliği” olarak belirlemek, ümmî sözcüğünün dilimize sonradan girmiş olması nedeniyle kapalı olabilir. Çünkü sözcükler doğdukları ortamda anlam kazanırlar. Sonradan sözcükler farklı sosyal yapılara aktarıldığında anlam değişimlerine uğrarlar. Ümmî sözcüğü de Arapçadan dilimize geçmiştir.

Burada elçiden kastımız Allah’ın insanlar arasından seçtiği ve zihinlerine kendi sözlerini indirdiği beşer türüne ait bütün bireyler değil; belirli bir elçidir ki o da Muhammed’dir (a.s.). Bununla ümmiliğin elçilerin zorunlu niteliği olmadığına sadece belirli bir elçinin niteliği olduğuna vurgu yapmak istemekteyim. Gelenekte de elçilerin ümmilik niteliği yoktur. Fakat bütün bunlardan önce ümmiliğin ne olduğunun tanımlanması gerekir.

Ümmî sözcüğü dilimizde okur-yazar olmayan, bilgisinin olmaması anlamında cahil gibi anlamlarda kullanılmaktadır. (TDK, Türkçe Sözlük) Arapça sözlüklerde de ümmî sözcüğünün “okuma ve yazması olmayan, bilgisiz, cahil, bilgisi eksik olan” anlamında olduğu belirtilmektedir. (Rağıbİsfehânî, el-Müfredât, 87) Arapçada ümmî sözcüğünün aslı anne anlamına gelen ümm sözcüğüdür. Bu durumda ümmî, anasından doğduğu gibi kalan, herhangi bir bilgi öğrenmeyen, kendisini geliştirmeyen vs. olumsuz anlamlar içerir. İnsanın anasından doğduğu gibi kalması, kendisine verilen duyu organlarını işlevsiz kılması ve düşünmemesi anlamına gelir ki bu durum olumsuzluktur.

Türkçede okuryazar sözcüğü okumasını ve yazmasını bilen anlamında kullanılmaktadır ki bileşik bir sözcüktür. Okuma ve yazmayı bilmek anlamında tek bir sözcük kullanılmamış ve bileşik bir sözcük kullanılmıştır. Bu sözcük oluşturulurken önce okuma sonra da yazma zikredilmiştir. Gerçekte yazmak okumaktan öncedir. Çünkü önce yazılır ve sonra da yazılanlar okunur. İnsan başkasının yazdıklarını okunmakta ve kendisi de başkaları okusun diye yazmaktadır. Fakat sözcükte okumak önce ve yazmak da sonra kullanılmıştır. Bu şu demektir. İnsan okuryazar olmak için önce yazılan yani işaretleri ve anlamları belirlenmiş harfleri ve sözcükleri okumakta ve zamansal olarak da sonra yazmayı öğrenmektedir. Bu sözcüğün bir başka anlamı olabilir o da; yazmak için önce okumalısın. Başkalarının neler yazdığını bilmelisin.

Türkçede olduğu gibi Arapçada da ümmî sözcüğü okuryazar olmayan anlamında kullanılsa da Kur’an’da elçinin bir sıfatı olarak kullanıldığında anlamı onun okuryazar olmaması anlamında değildir. Kur’an’ın sözcüklerinin anlamı zaman içerisinde farklılaşmış veya bilinçli olarak sözcüklerin anlamları dönüştürülmüştür. Ümmî sözcüğü Kur’an’ın indiği dönemde kendilerine bir yasa verilmemiş olanları ifade etmektedir. Rağıbİsfehânî, Ferrâ’nınümmileri “kitapları olmayan Araplar” olarak tanımladığını belirtmetkedir. (Rağıbİsfehânî, el-Müfredât, 87) Ferrâ’nın bu tanımını diğer bir şekilde şöyle açıklayabiliriz. Kitâb, Araplar arasında yasa anlamına gelmekteydi. Kitabı olmayan Araplar demek, Allah tarafından kendilerine bir yasa verilmeyen Araplar demektir. Kendilerine yasa verilen Yahudilere Ehlu’l-Kitâb yani “yasa ehli” veya “kendilerine yasa verilmiş olanlar” denilmektedir. Bu durumda elçinin ümmiliği, kendisinden önceki yasaları bilmemesi anlamında olup, onun okuryazar olmaması anlamında değildir.

Mekke dönemindeki kitleler; iman edenler ve ortak koşanlar olarak tasnif edilmiştir. İman nesnelerine inanan insanlara Kur’an’da çoğu kere inananlar/müminûn şeklinde isim olarak değil; iman etmiş olanlar/ellezîneâmenû şeklinde hitap edilmektedir. Ortak koşanlar için de putperestler/müşrikûn olarak değil ortak koşanlar/ellezîneeşrekû olarak hitap edilmektedir. İşte Ehl-i Kitâb adı da kendilerine yasa yani kitâp verilen topluluklar demektir. Burada kastedilen yasa da Tevrat ve İncil’e işaret etmektedir. Ümmî ise, kendilerine yasa verilen kitap ehline yani yasa ehline karşı kendilerine yasa verilmeyen Araplar için kullanılmıştır. Bu isimlerin de insan tarafından belirli sosyal guruplara verildiği söylenebilir.

Ümmî sözcüğü hakkında işaret ettiğimiz bu anlam, Kur’an’ın anlatımlarında açıktır. Sözgelimi “onların içerisinde ümmî olanlar vardır ki yasayı bilmezler.  Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar” (Bakara 2/78) ayetinde kitâb ile işaret edilen Tevrat’tır. Tevrat’ı yani yasayı/kitâb bilmeyenler ise ümmî olarak adlandırılmıştır. “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir” (Âluİmrân 3/20) ayetinde de yasa ehli ve ümmiler iki ayrı sınıf olarak zikredilmiştir. Bu sınıf sosyal bir sınıf değil; hukuksal bir sınıftır. “Kitap ehlinden niceleri vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana iade eder. Fakat onlardan nicesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, “Ummîlere karşı bize vebal yoktur” demelerinden dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler” (Âluİmrân 3/75) ayetinde yasa ehlinin yasa ehli olmayan ümmilere karşı sorumluluklarını yerine getirmemeleri eleştirilmektedir. Bu bakış açısına göre yasa ehli kendileri gibi yasa ehli olanlara karşı sorumluluklarını yerine getirdikleri ancak ümmilerin haklarını ihlal ettiklerini söylemektedirler ki bu onların bir yasaya bağlı kalmamalarındandır.

Allah’ın bir elçisi olarak Muhammed (a.s.) yasa ehli olamayan bir toplumun içerisinde elçi olarak görevlendirilmiştir. Bu özellik “O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Cuma 62/2) ayetinde bildirilmiştir. Bu özellik belki de Muhammed’in (a.s.) farklı bir gelenekten elçi olarak seçildiğine gönderme yapmaktadır. İbrahim’den (a.s.) itibaren elçilik geleneği incelendiğinde elçilerin belirli bir aileden geldiği görülmektedir. Elçilik babadan oğula geçmektedir ki bu gelenek İsa’da (a.s.) son bulmaktadır. İsa’nın (a.s.) evlenmemiş olması, ölmediğine ve yükseltildiğine ilişkin inançlar, elçilik geleneğinin onunla sonlandırma amacından kaynaklanmaktadır. Bu gelenek kendilerine yasa verilen Ehl-i Kitâb geleneğidir. Bunların dışında kalanlar ise ümmî olarak adlandırılmıştır.

Geleneğimizde Muhammed’in (a.s.) ümmiliğinin onun okuryazar olamaması şeklinde anlaşılması, Kur’an’ın onun tarafından yazılmadığı ve Allah’ın sözü olduğunu kanıtlamak içindir. Bu anlayış “Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir yasayı/kitâb okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. O takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi” (Ankebût 29/48) ayetiyle de ilişkilendirilmektedir. Halbuki bu ayette onun okuma yazma bilmemesi değil; kendisinden önceki yasaları okumamış olmasına atıf vardır. Çünkü o kendisinden önceki Tevrat ve İncil gibi yasaları bilseydi, onlar Kur’an’ın Allah’ın indirilmiş kelamı mı yoksa önceki yasalar mı olduğunda şüpheye düşeceklerdi.

Gelenek onun Bedir Savaşı’ndan sonra esirleri Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bıraktığını da bize aktarmaktadır. Kendisi okuryazar olmayan bir elçinin sahabesini okuryazar olmak için teşvik etmesi ve bunun için de çaba göstermesi bir çelişkidir. Onun okuryazar olması Kur’an’ı yazacak yeterlikte olması anlamına gelecekse, bu durumda her okuryazar olan kişi Kur’an’ın benzerini meydana getirebilecek demektir. Eğer bu mümkün ise Kur’an’ın, bir benzerini meydana getirmeleri için insanlara meydan okuması gerçekçi olamayacaktır.

 

 

 

Prof. Dr. Erkan Yar
Erkan Yarerkanyar@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.