CARLOS FUENTES: YAZMAYA ADANMIŞ BİR ÖMÜR « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

CARLOS FUENTES: YAZMAYA ADANMIŞ BİR ÖMÜR

Bu haber 14 Temmuz 2018 - 10:08 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Fikir Günlüğü

Türkçemize de çevrilen ‘Kendim ve Ötekiler’, ‘Kutsal Bölge’, ‘Bizim Toprak’ gibi ve daha birçok romanlarıyla sevilen Carlos Fuentes Macias, yakın bir zaman önce, 15 Mayıs 2012’de 83 yaşında vefat etti. Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderon “Çok sevilen ve beğenilen Meksikalı evrensel bir yazar olan Carlos Fuentes’imizin ölümünden derin bir üzüntü duyuyorum” şeklinde açıklama yaptı.

Latin Amerika’da edebiyatın adeta patlama yaptığı 1960’lı yıllarda Carlos Fuentes edebiyatın önde gelen isimleri arasında sayılmaya başlamıştır. 1960’lı yıllar hemen bütün Latin Amerika ülkelerinin diktatörlüklerce yönetildiği, sancılı ve çatışmalı yıllardı. Bu dönemde Latin edebiyatına Dünya’nın ilgisini çekmeyi başarmış yazarlardan biridir. Edebiyatla az çok yakından ilgilenen herkesin isimlerine aşina olduğu G.G.Marquez, M.V.Llosa ve O.Paz ile arkadaş olan yazar, bu dört kişilik arkadaş grubu içinde Nobel Edebiyat Ödülü alamayan tek yazardır. Çoğu kişi bunun haksızlık olduğunu düşünür.

Meksikalı bir anne ve babadan olan yazar, edebi serüveni içerisindeyken Fransa Büyükelçiliği de yapmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Columbia, Harvard, Princeton başta olmak üzere çeşitli üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulunmuş ve dersler vermiştir. Romanlarının yanında çok sayıda deneme ve senaryosu da vardır. İyi bir polemikçi olarak bilinir. Yazar 1987 yılında Cervantes Ödülü’ne layık görülmüştür. Kendisi gibi ünlü bir yazar olan Octavio Paz ile birlikte Obregon Literture Collection kurumunu da yönetmiştir. 1997 yılında Fransa’nın Milli Liyakat Nişanı’na layık görülmüştür.

Fuentes, Meksikalı bir diplomat olan babasının görevi nedeniyle Panama’da doğdu. Çocukluğu gezgin bir yaşam içinde geçen Fuentes’i bu kadar çok eser veren velud ve başarılı bir yazar haline getiren nedir? Daha da önemlisi 60 civarında eser nasıl olur da birbirine benzemeden yazılabilir? Ve eskiden yazdıkları bile hala nasıl alanının en iyileri olarak kalmaya devam edebilir?

Hepimizin yaşamında çocukluğumuzda anlatılan masal ve hikayelerin yeri çok önemlidir. İlk heyecanları bu dönemde anlatılan hikaye ve masallarda yaşarız. Fuentes öğrencilik yıllarında her yaz tatilini büyükannelerinin yanında geçiriyordu. Büyükannelerinden biri Veracruz’daki sisli Körfez sahilinde, diğeri ise Pasifik’teki Sinaloa bölgesinde yaşıyordu. Romanları arasında en önemlilerinden olan ödüllü “TerraNostra” (Bizim Toprak, Türkiye İş Bankası Yayınları 2005), çocukluk ve ilk gençlik yıllarında büyükannelerinden dinlediği öykülerle şekillenmiştir denebilir. Milan Kundera bu eser için şunları söylemiştir: ‘Bizim Toprak, roman sanatının sınırlarını açıp genişletiyor, onun olanaklarını keşfediyor ve bir romancının görebileceği ve anlatabileceği en ileri sınırlara kadar gidiyor’. TerraNostra gerçekten, modern Latin Amerika hikaye kurgusunun şaheserlerinden biri olarak, İspanya ve Güney Amerika’nın tarihini, yerel dini inanışları, doğumu, tutkuyu ve medeniyetlerin ölümünü anlatır. Fuentes’in başarısı, hünerli bir şekilde birbirinden farklı edebi anlatım formlarını kullanabilmesi, hikayelerin içinde hikayeler anlatabilmesi, Meksika ve İspanya efsanelerini ünlü edebi karakterlerle işlemesinden gelir. Yaşadığımız modern çağların hem bugünkü, hem tarihsel epik ve hem de geleceğe dair görünümlerini birlikte verir. Yirminci yüzyılın en büyük kitapları arasında sayılan şaheser, Fuentes’in inanılmaz bir başarısı olarak da yorumlanmaktadır. Eser üç bölümden oluşmaktadır: “Eski Dünya”, “Yeni Dünya” ve “Gelecekteki Dünya”. “Diana” adıyla 1994 tarihinde yazdığı romanında ise ünlü bir yazarla, güzelliği dillere destan bir aktristin aşkını anlatır. Romanın daha sonra Fuentes’in kendi yaşadıkları olduğu ortaya çıkar ve büyük edebiyat çevrelerinde büyük bir sansasyon yaratır.

Yaz tatillerinde büyükannelerinden Meksika’yla, ihtilallerle, büyük şehirlerde yaşamak için topraklarını bırakıp giden köylülerle, Amerika’daki barok İspanyol kasabalarıyla, kan davaları ve aşkla ilgili öyküler ve masallar dinleyerek büyüyen Fuentes, bu hikayeleri tatilden dönerken, Washington’a, Santiago’ya, velhasıl babasının tayini her nereye çıkmışsa oraya beraberinde götürmüştür. Gezgin bir yaşamın verdiği yalnızlık nedeniyle çocuk yaştaki Fuentes, içsel yaşamında edebiyat duyarlılığını yakalamış ve bir yazara dönüşmüştür. İlk eserini daha 11 yaşındayken yayınlatmış ve yazmayı ölünceye kadar hiç durmaksızın sürdürmüştür.

Fuentesdaha çocukluğunda kendi dergisini çıkarmış, yaşadığı apartman bloklarında dağıtmıştır. Dergisinde çizimleri, yorumları, haberleri, film eleştirilerini kendisi yapıyordu. Meksika Ulusal Üniversite’sinde ve Genevre Üniversite’sinde hukuk tahsil etti. Diplomatik kariyerine başladığında gazetecilik de yapıyordu. O dönemde kısa hikayeler yazmaya başladı. Maskeli günler adlı hikaye kitabını 1954’de yayınladı. Bunu dört yıl sonra yazdığı ilk romanı izledi. “Havanın Temiz Olduğu Yer” adlı ilk romanını 29 yaşındayken yazmıştır. Meksika İhtilali sırasında kaybolan Amerikalı gazeteci Ambrose Bierce’nin öyküsünü anlattığı “Yaşlı Gringo” adlı romanı, 1989’da başrollerini Gregory Peck ve Jane Fonda’nın oynadığı bir filme konu olmuştur. 1984 yılında yazdığı bu roman ayrıca ilk defa Amerika’da en çok satan kitaplar listesine girmiş olan Meksika kökenli kitaptır. Fakat Latin Amerika edebiyatının önde gelen genç yazarları arasında tanınmasını sağlayan eseri 1962 yılında yazdığı “Artemia Cruz’un Ölümü” adlı eseridir. Eser Meksika İhtilalini merkezde tutar ve ihtilalin sonraki kuşaklara etkisini inceler. Hala Fuentes’in en önemli yapıtı olduğunu savunanlar vardır. Roman psikolojik olduğu kadar deneysel ögeler de içerir. 1959 yılında bir artistle evlendikten sonra film senaryoları da yazmıştır. Edebi ilhamını Cervantes ve İspanyolca’nın en usta yazarı olan Arjantinli Borges gibi edebiyat devlerinden almıştır.

Dili sade değildir. Yazılarında çok çeşitli stiller ve anlatım tarzları kullanır. Eserleri Latin Amerika ve Anglo-Sakson kültürü arasında bir köprü vazifesi görmektedir. Bu sayede Meksikalı ama üniversal bir yazar olabilmiştir. Küba rejimine ve Nikaragua’daki Sandinistlere bir dönem sempati duymuş, fakat daha sonra otoriter olmalarından ötürü onları eleştirmiş, demokratik düşünce yapısına sahip bir yazardır. Zaten insanlığın geniş ölçüde beğenisini kazanmış, farklı toplumlar ve kültürler tarafından benimsenmiş sanatçıların ortak özelliği, insanı ve insanı değerleri tüm özellikleriyle kucaklayan ve hoş görüyle karşılayan şahsiyetler olmalarıdır. Onun için dilleri kucaklayıcı, birleştirici ve etkileyicidir.

Yazılarını eski yöntemlerle yazan Fuentes, bilgisayar ve e-mail kullanmıyordu. Günümüzde hala mektupla haberleşen nadir insanlardan biriydi. Öğleden sonralarını ve akşamlarını okuyarak, hayatı boyunca tutkuyla sevdiği sinemaya giderek ve arkadaşlarıyla görüşerek geçirirdi. Her zaman giyimine önem veren ve seçkin giyim tarzına sahip biriydi. Giyimi, konuşmaları gibi keskin ifade taşırdı.

Ünlü yazar hayatında trajediler de yaşamıştır. Çocuklarından birini hemofili hastalığından, diğerini de madde bağımlılığı yüzünden kaybetmiştir. Yazar yaşamını Avrupa, New York ve Meksika’da geçirmiş ama her zaman Veracruz şehrinin özlemini içinde taşımıştır. Meksika’nın liman ve turizm kenti olan Veracruz, İspanyolların ilk yerleşim yerlerindendir ve İspanyol kültürünün Güney Amerika’ya çıkarma yaptığı yerdir. Yazılarının çoğunu Londra’da yazan Fuentes kendisini eski İspanyol göçmen kültürüne ait hissetmekteydi.

Nobel ödüllü Türk yazarı Orhan Pamuk’un 20 Mayıs 2012 tarihinde Fuentes ile ilgili olarak Sabah gazetesine söyledikleri ilginçtir: “Ben Fuentes’i 1970’li yıllarda bir okur olarak kitapları İngilizce olarak yayımlanmaya başlayınca tanıdım. Beyoğlu’nda bir kitapçıda üç kitabını buldum ve büyük bir merakla üçünü de aldım. Büyük bir dikkatle okudum. Benim için çok öğreticiydi. Batı’nın merkezlerinden uzak bir kültürde yaşayan bir yazar, kendi ülkesinin tarihine, geçmişine, kendi ülkesinin farklılığına dimdik bir cesaretle bakıyor ve bundan korkmuyordu. Batılılara benzemiyoruz, demiyordu. Bilakis kendi ülkesinin etkisi ve tarihiyle Batı modernizminin, sürrealizminin, deneysel yazının, Fransız yeni romancılarının, Franz Kafka’nın etkisini birleştiriyordu. Ben de bazen kendi edebiyatımla yaptığımın bu olduğunu düşünüyorum. Fuentes gibi yazarlar farklılığımızı koruyalım, diye Batı etkisinden kaçmıyorlar. Tam tersi kendilerini Batı etkisine açıyorlar. Bu etkiyle yeni bir dil, yeni bir üslup, yeni bir edebiyat keşfediyorlar”.

1960’lı yıllarda Latin Edebiyatı’nın Dünya’ca kabul görmesi ve sevilmesine de yol açan eserleri veren diğer yazarlardan Kolombiyalı roman ve öykü yazarı Gabrial Garcia Marquez 1982 yılında “Yüzyıllık yalnızlık” adlı eserinde küçük bir kasabayı anlatırken, bu kasabayla sınırlı kalmayıp Güney Amerika’nın, dünyanın hatta evrenin geçmişini gözler önüne serer. Fuentes’te de aynı kalkışmayı görürüz. Sanki dar bir mekanda, sınırlı sayıdaki insanlar arasında geçiyormuş gibi anlatılan hikayeler aslında bütün insanlığa şayandır; geçmişi, günümüzü ve geleceği birleştirdiği gibi Dünya’nın farklı kültürleri arasında da geçiş kanalları kurar. Perulu romancı Mario Vargas Llosa da “Kent ve Köpekler” adlı eserinde, bir askeri akademide geçen insanlık dışı sayılabilecek hayatları anlatırken, aslında Peru toplumunun zayıflıklarını irdeler ve toplumsal problemler yaşayan bütün Dünya kültürlerini bir çatı altında toplamayı başarır.

Latin Amerika’nın yakın tarihi savaşlar ve askeri diktatörlüklerin birbirini izlediği dönemlerle geçer. İspanyol sömürgelerinde başlayan özgürlük mücadelesi tarihi, diktatör rejimleriyle mücadelelere kadar gelir. Toplumların fakirliğinin yanında, baskıcı rejimleri ve halk hareketlerini yaşayan Latin Amerikalı yazarlar, Avrupa, Kuzey Amerika ve Dünya’nın başka yerlerindeki kültürlerle bağlarını hiç bir zaman koparmamışlar, Dünya’nın her yerindeki gelmiş geçmiş edebiyat akımlarından etkilenmişlerdir. Güney Amerika’ya sonradan gelen İspanyol ve Portekizlilerin torunları olarak değil, Latin Amerikalı bilinciyle yazmışlardır.  Romantizm akımıyla yazanlar olduğu gibi gerçekçi ve doğalcı olanlar hatta sosyalist düşünceyle yazanlar da olmuştur. Baskıcı ve acımasız yönetimler altında özgürce yazmaları hiç de kolay olmadı.

Günümüzde Latin edebiyatı, Dünya edebiyatı içinde saygın bir yer kazanmıştır.

 

 

Akın Eraslan Balcı
Akın Eraslan Balcıakineraslanbalci@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.