BİR UZUN ATLAMA ROMANINDA ELAZIĞ ŞEKER FABRİKASI « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

BİR UZUN ATLAMA ROMANINDA ELAZIĞ ŞEKER FABRİKASI

Bu haber 30 Kasım 2020 - 7:49 'de eklendi.

2. Bölüm: “…Müdür İhsan Duman, öteki fabrika müdürlerinden hiç değilse on yaş ileridir. Eskişehir’de endüstrinin ilk fedai kafilesi Şeker Şirketi’nin emrine alındığı sırada o, şehir lisesinde matematik öğretmeniydi. Şimdi kendi seviyesinde mevkiler işgal eden gençler arasında, sınıfta hocalık ettiği birkaç kişi vardır. İhsan Duman, onlarla aynı kategoriye girmiş, İsviçre’ye gönderilmiş, yüksek elektrik mühendisliği öğrenimi almış, enerjik ve kararlı bir Türk aydınıdır. Diplomayı berkiten ve ona seçkin bir yurttaş payesini veren özellikleri, asıl karakteristiğini oluşturur.

Yukarıda belirtmeye çalıştığım sert çevre ve haşin hayat şartları, onun elinde ve kafasında, inanılmayacak bir yumuşaklığa ulaşmıştır. Elazığ fabrikasında bugün büyük şehirlerdekilerden daha zor şartlar hüküm sürüyorsa bunlar, bildiğimiz sebeplerden doğmamaktadır. Bu zorluklar, tasarruf veya buna benzer bir isabetli amaç altında, bizzat İhsan Duman tarafından sağlanmaktadır.

Bu ibarenin biraz çetrefil mana taşıdığını anlıyorum, izah etmeliyim: Elazığ fabrikasında sinema, daimi su­rette, yeni bir film gösterir. Çocuklar şehre ve Habusu köy okuluna düzenli olarak devam ederler. Lokantada yenilen yemekler, Kayseri veya Turhal’dakilerden daha az nefis değildir. Oysaki ayrı bir sebebin, mahrumiyeti daha da sertleştirmesi mümkündü. Zira Elazığ şehrinde sebze diye bir şey yoktur. Kışın lâhanası, ıspanağı bile dışarıdan gelir. Bütün yaz vagonlar Seyhan dolayların­dan Elazığ’a zerzevat taşırlar. Elazığ fabrikasında hanımlar, sınırlı sayıda araç ol­masına rağmen, düzenli olarak şehre erzak seferleri yaparlar. Fabrika kantininde kuş sütü eksiktir. Fiyatlar ucuz, mallar temiz ve tazedir.  Müdür, o dağ başında, yirminci yüzyıla yakışır bir hayat imkânı ve rejimi kurduktan sonra, hesaplı mahrumiyet rejimleri ve şartları sağlamaya girişmiştir. Meselâ havalar biraz yumuşak gitse, derhal kaloriferleri söndürür. Mart ayının başlarına tesadüf eden ziyaret günlerimde bu düzen uygulanmaktaydı. Bütün misafirperverliğine, centilmen yaratılışına rağmen, şahsiyle ilgili bir konu üzerinde çalışan benim gibi yaşlıca bir yazarı, Erzurum’dakinden beter şartlar içinde yaşattı. Onun kusursuz ve bilinçli aydın niteliği, memleketin kömür ihtiyacı karşısında hareketsiz kalmıyordu. Lokantada israfa, içki tüketimine katı çizgiler çekmişti. Kırtasiye masrafında bile hesaba dayanan bir usul tutturduğunu söylediler. Şu dikkate değer hâdiseye de şahit oldum ki, hiçbir fabrikada, göze dahi çarpmamıştır sanıyorum. Her yerde büro memurları, fabrikadaki teknik elemanlara nazaran, bir buçuk saat eksik çalışıyorlardı. Kampanya sırasında veya bilânço devresi gibi sıkışık zamanlarda büro memurları, gündelik mesaiye eklenecek ilk dakikadan itibaren fazla mesai ücreti alıyorlardı.

Oysaki teknik elemanlar için bu fazla ücret ancak kendi çalışma sürelerinin bitiminden itibaren başlıyordu. Bu fazla ücret ancak kendi çalışma birtakım memur arasında bir çalışma ve ücret adaletsizliği ortaya çıkıyordu. İhsan Duman, bunu ortadan kaldırmaya karar verdi ve alışkanlıklara kapılan idarecilerle mücadeleye girişti. Nihayet genel müdürlüğe tezini kabul ettirdi. O günden itibaren fazla mesai karşılığı olan ücret, teknik elemanların normal mesai süresi dolduktan sonra verilecekti. Bu usul, sanırım; bütün fabrikalarda uygulanacaktır. Sosyal adalete ve mantığa uygunluğu da şüpheden uzaktır. İhsan Duman, eskilerin ‘tayini mukteza’ dedikleri huya hakkıyla sahip bir idarecidir. Meseleler üzerinde derhal karar verir ve hemen uygulamaya geçilmesini sağlar.

Bir sabah misafirhanedeki odamda, şafaktan evvel uyanmıştım. Bir süre oyalandım, notlarımı düzenlemekle vakit geçirdim Saat 7’de zile bastım.

Garson, iki dakika sonra kapıyı tıkırdattı:‘Emriniz efendim,’ dedi.

‘Biraz erken uyandım. Fabrikaya gitsem acaba kimseyi bulabilir miyim?’

‘Müdür Bey mutlaka oradadır. Başkalarını bilmem, beyefendi!’ dedi.

Gerçekten saat 7.30 da İhsan Duman masası başına geçmiş, kâğıtlarını karıştırmaya başlamıştı. On dakika sonra işini bitirdi. Fabrika işinde ve dışında her günkü teftişini yapmak üzere ayağa kalktı.

Yan yana yürüyorduk. Güneş, doğu tarafı açık olan boğazdan az evvel fırlamış, gökyüzüne doğru yükseli­yordu.

‘Bilir misin,” dedi, “bütün işleri görmek ve vaktinde bitirmek için Allah’ın yirmi dört saati yetmiyor…’

‘Acayip,’ demişim… ‘Gerçekten öyle! Şunu otuza, kırka doğru yükseltme­nin çaresi elimde olsa, bak o zaman ne manzara alırdı şuraları…’

Tamir edilen yollar, kaldırımlar, fidanlıklar, çiçeklik ler, arka taraftaki şantiye bakiyeleri, karışık malzeme alanları, hurdalıklar, açık havada duran raylar, portreller, keresteler, onu sıkıyordu. Sinirini yenmek için adım­larım sıklaştırıyor, yalnız günün saatlerini değil, insan gücünü de tabiatın dışına doğru arttırmak istiyordu. Tam ona lâyık ve aynı karakterde olan işletme mü­dürü Azmi Müezzinoğlu, bir akşam yemekte şu hikâyeyi anlattı: Kütahya fabrikasının montajı sırasında yine beraber çalışıyorduk. Bir gün malzeme trenlerinin biriyle 15 tonluk bir saç bloğu geldi. Bu saç levhaları ayırmak, dağıtmak uzun ve çetin çalışmalara muhtaçtı. En fena­sı, epeyce de vakit alacaktı. Bizim için mühim olan da asıl buydu. Vincimiz 7 tonluktu. Bütün montörler ve mühendisler, bu vinçle bu bloğun kaldırılmasına imkân olmadığını, bir ağızdan söylediler. İhsan Bey söz din­lemiyordu. Vincin altına girdi, makiniste emir verdi: ‘Çek!’ Havaya kalkan ağır yük, tam onun tepesi üzerindeydi. Kollarından tutup kenara çekmek istediler ama muvaffak olamadılar. O, vince itimat ettiğini anlatmak istiyordu. Gerçekten de arızasız olarak bloğu tahliye ettik.’

İhsan Duman gülüyordu: ‘Bunda ne fevkalâdelik var, Allah’ınızı severseniz! Alman yapısı her vincin, hiç olmazsa takatinin iki misli yük çekmeye muktedir olduğunu biliyordum. Mesele bundan ibaret. Kahramanlık, kabadayılık falan yok bu işin içinde…’ ‘Peki,” dedim, “oradaki mühendisler, hele Alman teknisyenler bunu bilmiyorlar mıydı?’ ‘Demek bilmiyorlarmış! Hâlbuki basit bir bilgi!’ Elazığ fabrikasının yapılacağı yere ilk kazığı diken, İhsan Duman’dır. Tarih: 30 Eylül 1955! Fabrikanın son vidasını çakan odur.

Tarih: 20 Mart 1956! Bütün montaj 300 gün sürmüştür ki, şeker fabrikalarımız arasında rekor ifade eder. Fabrikada şimdi iki büyük işe girişilmiştir: Koloninin şehir yönüne rastlayan köşesinde 100 işçi evi yapıla­cak. Kooperatifin statüsü hazırlanmış ve işçi sigorta kurumunun kredi yardımı, bizzat Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan’ın sözüyle temin edilmiştir. Pek yakında inşaata geçiliyor.

Bununla iki gaye sağlanmış oluyor: Fabrika çevresin­de, yavaş yavaş, bir gecekondular sitesi oluşmaya başla­mıştır. Şehirden, yakın köylerden zengin işyerine doğru kayan yurttaşlar, derme çatma kulübelerin üstlerini bir gece içinde saz ve toprakla örtüp çoluk çocuklarıyla içi­ne giriyorlar. Fabrika, yalnız artığı ve küspesiyle, koca bir köyü beslemeye kâfidir. Küspe, bedava verilir. İşçi yazılmak için yakın çevre, bir avantajdır. Çoluk çocuk, karı kızan, bol kepçe bir bal kovanına yanaşmışlar de­mektir….” (2. bölümün sonu, sürecek)

Cem Bayındır
Cem Bayındırbayindircem@gmail.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.