BAŞKASININ KUSURU BİZİM GÜNAHIMIZI ÖRTER Mİ?- II « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

tempobet giriş tempobet

Pendik escort

istanbul escort

kurtköy escort

BAŞKASININ KUSURU BİZİM GÜNAHIMIZI ÖRTER Mİ?- II

Bu haber 14 Ekim 2020 - 8:14 'de eklendi.

Bize dönüyorum;

Mümbit coğrafyamızda % 98 gibi ezici bir çoğunluk İslam iddiasında yani “Müslümanım” diyor ve Müslüman olmak için “kelime-i şehadet” kavramını yeterli görüyor! Yani rakamlarla konuşursak 80 milyon nüfusu olan bu coğrafyada 78,4 milyonluk bir kesim “İslam” iddiasında.

Ama ne ilginçtir ki;

– İman ettiğini iddia ettiği kitabı sadece % 8 lik bir kesim okumuş o da 1 kez. ( Diyanet 2014 araştırması ) . Yani 6,4 milyon Kur’an meali okumuş. 2014 yılında bu tespiti yapan Diyanet Kurumu’nun elindeki bütçeye istinaden iki yıllık zaman içinde bu oranı arttırmak için bir çabası olmuş mu veya var mı? Ben duymadım.

– % 98 lik kesim Kur’an meali okuyan ve içindeki hükümlerin farkına varan % 8 lik kesime selefi, vahhabi, kafir, münkir olarak bakıyor. Çünkü içinde bulunduğu ve kanıksadığı “kültür” böyle davranmasını öğütlüyor.

– 2015 verilerine göre bu coğrafyada ezici bir kesim herhangi bir tarikat, cemaat veya İslami oluşuma üye veya bunların herhangi bir koluna tabi durumda. Bu yüksek rakamın çok büyük bir çoğunluğu bağlı bulunduğu İslami Oluşumun başındaki şahsı Mehdi (!) olarak görüyor ve mutlak şefaatine (!) inanıyor.

– Kur’an mealiyle tanışan % 8 lik kesimin ( aynı araştırmaya göre ) % 2,4 lük bir kesimi farklı bir meal okuma imkânını elde etmiş. Yani tabir-i caizse yaklaşık 1,5 milyon kişi iki veya daha fazla meal okuma şansı elde etmiş.

– Toplumun neredeyse tamamı namaz, hac, oruç, zekat gibi Kur’an-ı Kerim’in “nüsuk ( ritüel )” olarak adlandırdığı ibadetleri yerine getirmekle ahiretini garantilediği kanaatinde. Bu kesimin kanaatine göre Kur’an sadece mezarlıklarda okunması gereken bir kitap olsa gerek ki son dönemlerde özellikle Perşembe günleri İkindi namazından sonra Belediyeler büyük bir hizmet vererek mezarlıklarda hazırladıkları sistemle ölülere canlı yayın (!) yapıyor.

– Başta Diyanet olmak üzere ortalama 32 milyonluk İslami Oluşumun gündeminde hak, hukuk, adalet, zulüm, mazlum, mümin, münafık kavramları neredeyse hiç yok.

– Bu büyük kalabalık kendi grup, cemaat ve tarikatından olmayanı münkir sayıyor hatta arkasında namaz dahi kılmıyor, camisi bile farklı ama aynı Allah’a, peygambere ve kitaba inanıyor (!)

– Ülkede 6 milyon insan açlık sınırında yaşarken ve 13 milyon aile asgari ücretle geçinirken bu oluşumların toplam serveti ülkenin bütçesinin neredeyse 10 katına eşit (!)

– Kendini “muvahhid” olarak lanse eden % 0,96 lık bir kesim var. Yani ortalama 780 bin kişi . Bunlar da birbirini tekfir etmekle programlanmış. Eleştirmek haddinize mi anında yiyorsunuz küfrü ve hakareti. Ayet mi sunuyorsunuz delil olarak o bile çürütülme çabası içinde. Çünkü haklı çıkmalı (!) Hakk yerde kalsa ne olacak ki!

Devam edeyim mi?

Bence gerek yok.

Biliyorum ki, “neden bu haldeyiz?” sorusu çokça zihni meşgul ediyor!

Ama bu sorunun cevabı çok açık kanımca.

Hep dediğim gibi bizim hesap gününe olan inancımız zayıf. Bu zayıflık doğal olarak başta adalet ve ahlak gibi toplumu ayakta tutan kavramlar olmak üzere erdemi, merhameti, insafı, vicdanı, insafı, izanı, feraseti, basireti de birlikte zayıflatıyor. Yoksa aldığı her nefesin, kullandığı her sözün, attığı her adımın, yaptığı her kötülüğün, kırdığı her kalbin, gıybetini / dedikodusunu yaptığı her insanın hesabını vereceğine iman eden bir kalp bu kadar cesur olabilir mi?

Bizim temel sorunumuz gelip geçici bu dünya hayatına şahit olmanın idrakini erteleyip sahip olma çabamızdır.

Yani kendimizden, ‘ben’imizden bir dünya yapmışız kendimize, istiyoruz ki her şey onun etrafında dönsün ve hatta zannediyoruz ki her şey onun etrafında dönüyor. Bizim doğrumuzdan başka bir doğru yok, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey yok, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat yok, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel yok, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz yok, bilgimizin üstünde bilgi yok, yolumuzdan gayrı yol yok, derdimizden başka dert yok.

Yok, yok, yok oğlu yok!

Bu kadar anlamsız ‘yok’un arasında muhabbet nasıl ve niçin var olacak?

O da yok.

Muhabbet olmayınca, birlik beraberlik yok, anlayış yok, insaf yok, iyi niyet yok, tahammül yok, müsamaha yok, empati yok, af yok, tebessüm yok.

Dinsel terminolojiye bakıyorsunuz;

Kur’an’ın nuzül sırasına göre ilk suresi olan Alak süresi OKU ( Haykır, anlat, tebliğ et ) dedikten sonra zenginlik ile tuğyan arasında ilişki kurarak başlıyor…

Yani Kur’an, ilk sosyal tesbit olarak “zenginliğe” dikkat çekerek başlıyor.

Ve insanı tarif ediyor;

Mal biriktirir (mustağnî),

Servetiyle azgınlık eder (tuğyan),

Servetine yaslanarak büyüklenir (mustekbir),

Emredip yasaklar koyarak zulmeder (zâlim),

Mülküyle ortak koşar (muşrik),

Hegemonya kurmaya yeltenir (ceberrut),

Gururlanır (mağrur),

İnkar eder (munkir),

Yok sayar (mulhid).

 

 

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlumuhammedridvansadikoglu@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.