BAKIN DAĞLAR NASIL OTURUYOR!- III « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

BAKIN DAĞLAR NASIL OTURUYOR!- III

Bu haber 08 Ağustos 2020 - 8:17 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Demek ki…

Allah’ın mülkü, ülkesi  (yeryüzü) kişisel zenginler üretme çiftliği değildir. Bilakis zenginlikleri eşitçe dağıtma, bölüşme, paylaşma, barış, adalet ve kardeşlik yurdudur. (Dârusselam). Burada herkes kendi “kısmetine” (bütünden eşit pay) razı olarak, “nasibine” (bütünden kendi ihtiyacı kadar) düşene razı olarak yaşayacaktır.

Demek ki…

Mülkiyet bir hak değil; görevdir! Görev (emanet) ise ehil olana verilir. Ehil olmanın birinci şartı ise mülkiyeti (emaneti) kendine yontmamak, emanet olarak verilmiş kamu (Allah/halk) mülkiyetini özel mülkiyete çevirmemek, ihtiyacından fazlasını infak etmektir. Yeryüzünü Allah’ın ülkesi, kendinizi de bu ülkede görev verilmiş birisi olarak düşünün; Size görevinizi yerine getirmek için yetki, rütbe, makam, mal ve para veriliyor ve bunları şu amaçlar için kullanacaksın deniyor. Ancak hiç birisi sizin değil ve size kimseye muhtaç edilmeyecek ve geçiminizi sağlayacak kadar da gerekli maişet (maaş) veriliyor.

Fakat siz ne yapıyorsunuz?

Emaneti hibeye çeviriyorsunuz. Bütün bunları zimmetinize geçirip özel amaçlarınız için kullanıyor, kendi zenginliğiniz için biriktiriyorsunuz. Karşınıza bir İbrahim çıkınca da size mülk verildi diye onunla Rabbi hakkında tartışıyorsunuz. “İhtiyacından fazlasını ver”, “O mallarda isteyenlerin (sâilîn) ve mahrum bırakılanların  (mahrumîn) hakkı var”, “Onları zenginler arasında dolanıp duran bir devlet haline getirme”, “Allah onları  isteyenler için eşit şekilde bölüşülüp dağıtılsın diye yarattı”  diyene de “kırkta bir  neyinize yetmiyor, daha vermem, benim bunlar” diyorsunuz. “Haddini aştın, ‘esasa’ girdin, görevi suistimâl ettin, cehl ve zulm üzeresin, emanete ihanet ediyorsun, geri ver” diyene “Gücün yeterse gel al, artık bunlar benim, üstelik ölünce de oğullarıma bırakacağım. Sülalemden dışarı da çıkmayacak, benim de benim” diye tutturmuş gidiyorsunuz.

Demek ki…

Allah’ın ülkesinden (yeryüzünden) zimmetinize geçirdiğiniz her şey, birleşik kap misali bir tarafta eksilmeye yol açıyor. Bu yüzden de ondan ihtiyacınız (emeğiniz) kadarını alıp gerisini vermeniz, infak etmeniz isteniyor.

Demek ki…

“Helalinden zenginlik” diye bir şey olamaz. Zaten zenginlik, ihtiyacından fazla mülkiyete sahip olmak demek olduğundan Allah’ın ülkesinden (yeryüzünden) aşırma, zimmetine geçirme demektir. İhtiyaçtan fazla olan her şey geri verilmek durumundadır.

Fıkıhtaki tabirle Havâic-i asliye yani ev, binek, ev eşyası, alet edevât, işyeri açma, maişet temini vs. ve bunlar için gerekli miktar temel ve zaruri ihtiyaçlara girer ve özel mülkiyet değildir.

“Mülk Allah’ındır” ilkesi gereğince mülkiyet kişiye izafe edilemeyeceği gibi; “Allah zengindir, siz fakirsiniz” desturu gereğince aslında kişiye “zengin” de denemez.

Temel ve zaruri ihtiyaçlar (havâic-i asliye) “görev” değil; “hak”tır; ancak temel ve zaruri ihtiyaçlar dışındaki mülkiyet “hak” değil; “görev”dir.

Görev olunca kişi, görevli kılındığı (üzerine halife yapıldığı) mülkiyetin sahibi olamaz, miras bırakamaz, zimmetine geçiremez, şahsî amaçları için kullanamaz. Cehl sebebi ile miras bırakırsa evin en büyük oğlunun (ekber) tekeline bırakılamaz, küçüklere de, kadınlara da verilir. Önce aile içinde, sonra kardeşlik ahdi (muâhede) yoluyla aile dışına da dağıtılır. Vasiyet yoluyla başkaları da faydalandırılır.  Bir yerde yığılmasına (kenz) izin verilmez. İslam’da mirasın mantığı budur.

Sanıldığının aksine miras taksimi özel mülkiyetin değil; özel mülkiyeti dağıtmanın, kamulaştırmanın delilidir. “Kamulaştırma” devlete ait kılma değil; herkese ait kılma, tabana yayma demektir.  Bundan maksat ise yukarıda Hz. Ömer’in sözünde geçtiği gibi kişiyi bir daha ebediyen “krallara muhtaç durumda bırakmamak”, havâic-i asliyesine sahip duruma getirmektir.

Demek ki…

Üzerine halife kılındığından (emaneti üstlendiğinden) elde ettiği fazlalık kendisinin değildir ve asıl sahiplerine geri iade etmek zorundadır. Ehil değilseniz, yetkileriniz alınır, rütbeleriniz sökülür, emanet geri alınır. Zimmetinize bir şey geçirmişseniz ödetilir, zarar vermişseniz tazmin ettirilir. Emvâl’i (malı, parayı) ve egvât’ı (kuvvet kaynaklarını) kullanma yetkisini kötüye kullanmışsanız hesabı sorulur. Bir daha size verilmez. Ehil olana yani kendini “özel mülkiyet şehvetine” kaptırmayacak olana verilir. O da aynı şeyi yaparsa aynı işlem onun için de geçerlidir.

Kanımca sözde değil; özde emanet budur!

Düşünün ne olur;

Bir devletin bakanlığı kişiye ebedî olabilir mi? Bakanlığın tüm araç gereçleri, malı, mülkü, parası, kasası bakana sonsuza kadar teslim edilebilir mi? Onun oğullarına, sülalesine, aşiretine tapulanır, bakanlık özel mülkiyeti haline gelebilir mi? Gelemez.

Çünkü bakanlık dediğin bir emanettir ve halkın kamusudur. Peki, aynı şeyi Allah’ın mülkü, kamusunda (yeryüzünde) hangi hakla yapıyoruz? Orada da görevli, orada da emanetçi değil miyiz?

Lafın özü, “emanet” kavramına dinsel terminoloji penceresinden baktığımızda Allah’ın ülkesinin (yeryüzünün) egvât’ını (kuvvetlerini) yani rızık ve rızık kaynaklarını, üretim araçlarını kişisel mülkiyetinize geçiremezsiniz! Çünkü onları siz yaratmadınız.

“İmtihan” bahanesi; malı götürmenin, emanete hıyanet etmenin gerekçesi olamaz ve Allah’ın ülkesinin servet (emvâl) ve kuvvet (egvât) kaynakları yani yeryüzünün üretim araçları “zenginlerin insafına” bırakılamaz. Günün birinde yoksullara acımaları ve insafa gelmeleri beklenip durulamaz. Zaten ne böyle bir “hakları” ne de böyle bir “ayrıcalıkları” vardır.

Görevi kötüye kullanmış yani emanete hıyanet etmişlerse yapılacak iş, tıpkı bir ülkede bakanların görevi kötüye kullanması ve emanete hıyanet etmesindeki gibi gayet basittir.Böylesi durumlarda isteyenlerin, muhtaçların (sâilîn), mahrumların (mahrumîn) ve ezilenlerin (mustaz’afîn) organik ve uyanık gücü “toplum vicdanı adına” harekete geçer. İslam’da devlet, adalet ve mülkiyet düzeni bunun için vardır. Hz. Peygamber’in, Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin icraatları esin kaynağı olmak için yeterince açıktır.

Demek ki…

Dağların bile üstlenmekten korktuğu o emanette, tüyü bitmemiş yetimin, işçinin, emekçinin, yoksulun, mahrumun, muhtacın hakkı (havaic-i asliyesi) vardır. Dağlar, yer ve gökler onun için üstlenmekten korkuyorlar. Cehl ve zulm tabiatımız ise bunu görmemize engel oluyor.

Demek ki…

“Görevi” gözümüz kesmiyorsa “emanete” talip olmuyor;  şartlarını (hakça bölüşüm, kardeşçe paylaşım, rıza, infak, kendine biriktirme yasağı vb.) yerine getirerek ancak emaneti üstlenebiliyoruz.

Aksi halde yerin, göklerin ve dağların yaptığını yapıyor; ürküyor, titriyor ve “bu beni bozar” deyip yerimize oturuyoruz.

Bakın dağlar nasıl oturuyor.

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlumuhammedridvansadikoglu@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.