Aşkın kimyası

“Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir.”

Aşkname;

Mevlana Celaleddin Rumi

Mitolojilere, romanlara, şiirlere, efsanelere ilham olan aşk.. Her dönemde dile getirilen ve herkesçe tarif edilmeye çalışılan duygu. Bu kadar çok anlatılmaya ve tarif edilmeye çalışılması belki de tanımlanamıyor olmasından kaynaklıdır. Bende tam olarak böyle düşünüyorum. Yaşanan somut olayları aktarmak kolay fakat duygularımızı ne kadar ifade edebiliyoruz? Soyut olan bir durumu ne kadar somut hale getirmeye çalışırsak çalışalım onu bütünüyle ifade edebilmek zor olsa gerek.

Geçenler de bir şey okudum diyor ki;

“Aşığın kurtuluş planı, sevdiği kişiyi görene kadardır.”

Aşk denilen duygu insanı neden bu kadar çaresiz hale getirebiliyor diye düşünmeden edemedim. Aşk kavramı yüzyıllardan beridir hep kalple bağdaştırılmıştır. Aşkı kalpten ayrı düşünmek zor elbette fakat görünen o ki aşkta beyinde başlayıp, beyinde bitiyor. Çünkü aşkın kimyası diye bir şey var. Bu hafta okuduğum işte o cümle “Aşkın Kimyası” üzerine yazmama sebep oldu.

Kişiyi kendini dahi tanımaz hale getiren bu duygu durumu acaba vücutta nelere sebep oluyor? Hangi hormonları tetikliyor? Hormonlar insanların duygu durumlarını nasıl etkiliyor?

Aşık olunduğu anda beyin bazı nörotransmitterleri yani kimyasalları salgılamaya başlar.

Bunlardan biri de Dopamindir.

Aşık olduğunuz kişiye tüm dikkatinizi ve enerjinizi vermemizin sebebi bu kimyasaldır. Aşık insanın belkide bu sebeple zaman içinde yargılaması bozulur. Aşık olan kişi, aşık olduğu kişiyi öyle yüceltir ki onu eşsiz bir kişi olarak görmeye başlar. Hataları bile görmezden gelinebilir hatta bu hatalar aşık insanın zihnin de olumlu davranışlara evrilebilir. Demek ki aşık olunan aslında karşıdaki kişi değildir, zihinlerimizin idealize ettiği kişidir.

Suçlulardan bir diğeri de Seratonindir. Karşı cinsi artık takıntılı bir şekilde düşünmeye bu hormon sebep olur. Hatta aşık insanın obsesif halleri bunun en önemli kanıtı gibidir.

Özgür Öner’in “Aşkın Kimyası”isimli kitabında yer verilen şu ifadeler bu durumu gayet iyi özetler.

“Aşık insan, obsesif şekilde sevdiği kişiyi düşünür. Kafasından onunla ilgili düşünceleri atmak istese de, hatta bu düşünceleri onu rahatsız etse de başaramaz. Bazen anlamsız bir soru sorar, bazen bir şekilde sadece karşı karşıya gelmeye çalışır. Aşık için sevdiği insan gündüz hayalinde, gece düşündedir. Hep aklının bir yerindedir. Etrafta ne olursa olsun o bir köşede durur. Hiçbir şekilde gitmez.”

Aşk insanı bu hale getirebiliyorsa vücuttaki kimyayı elbette ki değiştirir.

Gelelim bir diğer kimyasala; yüzyıllarca aşkın kalple olan ilişkisini düşünmemize sebep olan, aşk anında stresin ve heyecanın dozajını artırıp, kalbin ritmini değiştiren hormon; Noradrenalin.

Hani söylene gelen bir söz vardır ya “Kalp dediğin zaten atıyor, marifet ritmi değiştirebilende.” diye işte Noradrenalin tam da bu görevi üstleniyor.

Tabi ki bu kimyasalların yüksek miktarda salınımı ömür boyu sürmüyor. Bir aşka en fazla kaç yıl ömür biçilir? Heyecanın en dorukta olduğu dönem ne kadar sürer? Aşkı aşk yapan bu kimyasalların salınımı ne zaman durma noktasına gelir? Bu sorulara cevap vermek elbette güç.

Peki yıllarca süren asla bitmeyen aşklar gerçek midir?

Sanırım bundan ötürü tarihte anıla gelen en tutkulu aşklar imkânsız olan, kavuşulmayan aşklardır. Çünkü yapılan araştırmalara göre kavuşma gerçekleştikten sonra bu kimyasalların salınımı bir süre sonra normal seyrine dönüyor.

Sahneye bu kez bağlılık ve sevgi kimyasalları çıkıyor. Oksitosin ve Vazopressin bu hormonlardandır. Artık sistemin sevgiye, güvene, içtenliğe ve sıcaklığa ihtiyacı vardır.

Aşkın kimyası böylece aklın kimyasına bir şekilde teslim oluyor.

Elif Şafak’ın “Aşk” isimli kitabındaki şu ifadeleri durumu özetler nitelikte… Diyor ki;

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği "Bırak kendini, ko gitsin!"

Ve ekler;

“Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ayşe Hopal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Elazığ Fırat Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Elazığ Fırat Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Elazığ Fırat Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Elazığ Fırat Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.