ANLAYABİLSEYDİNİZ AĞLARDINIZ!- II « Elazığ Haber | Elazığ Fırat Gazetesi

ANLAYABİLSEYDİNİZ AĞLARDINIZ!- II

Bu haber 21 Mart 2020 - 7:54 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Peki ne oldu da bu hale geldik dersiniz?

“Modernite” adı altında hortlayan haçlı ruhu kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde kalbimiz, tecrübemiz, imanımız başka bir şey söyledi bize; okulumuz, çarşımız, mahallemiz, evimiz başka bir şey.

Kapitalizmin vahşi, sekülaritenin cazip, modernitenin ayartıcı bu daveti, ilk bakışta gayet masum, tamamen bizi düşündüğü hissini verse de bu çağrı nefsimizle vicdanımız arasında amansız bir savaş başlattı ve yaşadığımız çağa rengini veren zihin yapısı bu savaşla iki farklı insan tipi doğurdu.

İlk kısım; kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiç bir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşanlardı ve bunlar bu değirmene su taşıyanların marifetiyle siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya, eğitimden sanata kadar her sahada zoraki var edildi. Bu ilk kısım; nefsi öne çıkaran, peşin olana tapan bu var edilişin bedeli olan bize ait olan her şeyin yok edilmesini hayranlıkla izledi.

İkinci kısım; susmayı, dinlemeyi, söylemeyi, muhabbeti, nezâketi, dinini, geleneğini, haddini bilen, kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret ettiği halde başkasının teklifini, yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalanlardı. Bunlar da inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda ya hakikat çilesiyle mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu havada kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi. Sonuçta da kapitalizm denen canavar; insan denen en büyük kutsalı araçların, güç üreten bilim ve teknolojinin, bunların da ötesinde sermayenin, dolayısıyla ekonomik ve siyasî gücün kölesi hâline getirmeyi başardı.

Hoyratlığı, acımasızlığı, şehveti her yerde aynı; fakat dili ve üslubunu, ürününü pazarlamak istediği coğrafyanın rengine, pazarlaması gereken zamanın ruhuna uyarlayan bu modern kölelikle eski yokluk günlerimize nisbetle hayatın her sahasında her şeye sahip olsak da; zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız, her şeyimizle biz artık bir başkasına ait haldeyiz.

Yokluğuna kahrolmamız gereken “sevgi,merhamet,adalet” gibi ulvi kavramların nisbî varlığına sevinme,varlığına isyan etmemiz gereken“nefret, ayrımcılık,ötekileştirme,zulüm” gibi toplumumuzda olmaması gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini de işte böylece yaşamaya başladık.

Bu yaşam biçimiyle de nezaketi, zerafeti, bir selamın gücünü, elimizi birbirimizin omzuna koymanın büyüsünü; birbirimizin gözlerinin ta içine bakmayı, hatır sormayı, iki tatlı söz etmeyi; kendimiz gibi düşünmeyi, hissetmeyi, kavramayı, yorumlamayı, anlamayı unuttuk. Dostluklarımızın, aşklarımızın içine bile öfkeli, haset, mukayeseli, kötücül duygular girdi.

Dışımızda yaşanan her şeyden haberdâr olduğumuz halde; başkasının fikrine tahammül etmek gibi basit bir inceliği beceremezken, kendi fikirsizliğine tahammül etmek gibi bir zoru başarabilen, kafası bedenine yük, beyni kafasına ceza insanların ezici çoğunluğa sahip olduğu bu çağda; insanların açlıktan ölüş haberini sofra başında seyrederken ziyâfete devam edebilişimiz, bizim kendi içimizde ölüşümüzün ya da kendimizi ölü yüreklerle yaşıyor sanışımızın tescili değil mi sizce de?

Zira, mutluluğun tek başına yaşanabilir bir şey olduğuna, hatta satın alınabilir olduğuna inandırdılar bizi.

Bu inançla yola çıkan insanlardan da kendi zekâsını başkalarının aptallığı, kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü, kendi güzelliğini başkalarının çirkinliği üzerinden tarif eden, kendini başkaları üzerinden temize çeken; yaygın alaycı bir dil kullanan, hatta bunu zekâ pırıltısı sanan bir toplum çıktı ortaya. Sadece muhatabına değil, sahibine de zarar veren o kötücül ses; durmadan içeride fokurdayan o zehirli duygular her konuda haklı olduğumuza kanaat getirip habire etrafımızı eleştirme sevdamızı uyandırdı.

On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu merdiven altlarına mahkûm ederek iki kişi bir araya geldiğimizde üçüncümüzün etini kalbimizde en ufak bir huzursuzluk olmadan meze yapabiliyor olmamızın da;düşmanına sövmemek için bahane arayan gönüllerimizin dostunu sevmeye sebep bulamaz olmasının da sebebi bu işte.

Sanki bizi yaratan, işlediğimiz günahlara rağmen nimet vermeye devam eden, günahlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz artık kızdığımız, sevmediğimiz, fikrine katılmadığımız, bizim gibi düşünmeyen, bizi sevmediğini bildiğimiz “ötekilerin” üzerinde.

Başkasına ruh üfleyecek keyfiyeti kaybedip, kendisini diriltecek mânâyı aramaya mecali kalmayan bizler artık herkesi eleştirebilecek kadar kâmiliz; hiç kimsenin eleştiremeyeceği kadar mükemmel.

Bulmak için aramak lazım diyor arifler, aramak için de kaybettiğini bilmek.

Ne demişti üstad; “anlayabilseydiniz ağlardınız !”

Anlayabilene, gözünden yaş akıtıp gönül sarayını temizleyebilene selam olsun!

 

 

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlumuhammedridvansadikoglu@elazigfirat.com

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.