SON DAKİKA

Elazığ Fırat Gazetesi
Cem Bayındır
Cem Bayındır

YAŞASIN CUMHURİYET

YAŞASIN CUMHURİYET
Bu haber 04 Kasım 2019 - 8:34 'de eklendi.

“Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu’da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
‘Ben kendimi bildim bileli bu böyledir’
Diyor muhtar:

29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını…

Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi.
Kirvesi tutmuş kolundan.
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:

‘yaşasın cumhuriyet’ diye

Korkarım bu, sade Gölköylülerin değil, umumuzun
Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
Düştüğü bir tarihsel yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet..”

(Can Yücel)

“Düşmanı, Anadolu’nun harimi ismetinde boğacağız” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1921)

“İlk defa farkına vardım ki, bilinçli olarak tasarlanmamış olsa bile 87 yıl önce kurulan cumhuriyet aslında muhteşem bir demokrasi projesidir”(Ege Cansen Hürriyet 2010)

Sözcük aslı ya da kökeni Arapça olsa da, Türkçede ilk kez 18.yüzyılda kullanılan “Cumhuriyya”, sonradan Arapçada da bizim etkimizle oluşan “cumhur”, “cumhuriyet” sözcüklerini gerçek anlamında kullanmayan ve hemen tümünün adında “Cumhuriyet” sözcüğü taşıyan Arap ülkelerinde, bugünlerde, toplumsal başkaldırılara tanık oluyoruz.

Yaklaşık bir ay önce üniversite mezunu işsiz (seyyar satıcı) bir gencin, Tunus’ta, kendisini yakmasıyla başlayan bireysel tepki, toplumsal bir başkaldırıya dönüştü ve hemen hemen tüm Arap ülkelerini etkilemeye başladı.

Mısır’da, Ürdün’de, Suriye’de, Yemen’de, Cezayir’de, Libya’da toplumsal başkaldırıların olduğunu gördük, görmekteyiz. Yine, Arap olmayan ve adında Cumhuriyet sözcüğü taşıyan bir başka ülke İran’da da buna benzer olaylar duyduk.

Bildiğimiz gibi, son 250 yılda dünyayı derinden etkileyen üç büyük devrim oldu:

1789 yılında Fransa’da; 1917 yılında Sovyet Rusya’da, 1923 yılında ülkemiz Türkiye’de…

Yani, bizim devrimimiz, bugünkü direnişlere benzemeyen, dünya üzerinde büyük saygınlık uyandıran ve bu bölgede yani Orta Doğu ve Arap dünyasında, İslam dünyası içinde eşi benzeri görülmemiş bir antiemperyalist zaferin sonucudur.

Çin’den, Küba’ya, Latin Amerikan ülkelerine, Hint, Pakistan bağımsızlık savaşımına, Asya ve Afrika’da tüm mazlum halklara örnek bir öncülük etmiştir.

Libya’da, 1911-12’de, Atatürk’ün görev yaptığı Trablusgarp’ta, bugün, direnişçilerin Türk Bayrağı’nı simge olarak kullandığını görmemiz, kuşkusuz bunun sonucudur.

Hürriyet Gazetesi yazarı Ege Cansen’in Cumhuriyetin “bilinçli tasarlanmamış” olduğuna yönelik düşüncesini kabul etmesek de, 1923’den sonra tek partili, 1946 yılından başlayarak da çok partili demokrasi projemizin birçok aksaklıklarını gördüğümüzden, bizdeki yönetim biçiminin, Batı demokrasilerine çok uymadığını kabul edebiliriz. Ancak yine de, bu düşe kalka ilerleyen, arada, kesintilere uğratılan demokrasi serüvenimizin, üstte saydığım gibi tüm Arap demokrasilerinden, Asya, Amerika, Afrika, Avrupa’daki bazı ülkelerin yönetimlerinden çok ileride olduğunu, rahatlıkla söylemem abartılı sayılmaz.

Öncelikle, Osmanlı Devleti son dönemlerinde Batılılaşma, çağdaşlaşma adını verebileceğimiz yenilikler içine girmeyi denemiş, meclisler kurmuş, okullar açmış, Avrupa’ya öğrenciler göndermiş, benzer kısıtlı çabalarda bulunmuştur. Bu dönemlerde sahne alan Osmanlı aydınları, özellikle Jön Türkler hiçbir zaman, yaşadıkları ülkenin yerine yeni bir devlet, daha da ileri gitmek gerekirse yeni bir yönetim biçimi olan cumhuriyet kurma amacının düşünü bile kuramamıştır.

Osmanlı aydınları daha çok ülkesini yaşatabilme, bitkisel yaşamdan çıkarabilme niyeti içerisinde kalmışlardır.

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı kökenlerini yadsımamız yanlış olur. Çünkü Bernard Levis’in de söylediği gibi; yeni iktidarlar her zaman eskiyi kötülerler. Eski olan her şey kötü, yeni olan her şey iyidir. Türkiye’de de böyle birtakım şeyler yaşanmışsa da, bu evre atlatılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin gökten zembille inmediği ve Türklerin binlerce yıllık bir devlet kültürü olduğu kanıtlanmıştır. İşte, Atatürk’ün, öteki Osmanlı aydınlarından ya da Jön Türklerden bu yönüyle ayrıldığını söyleyebiliriz.

Ondaki bilinçli “Cumhuriyet” düşüncesi Harp Okulu yıllarındaki öğrenciliğinde başlamıştır. Harp okulu, Osmanlı Devleti’nin yenilik çabası gösterdiği kurumlardan biridir. Atatürk de, önce okulda, sonra akademide, Montesquieu ve Rousseau gibi aydınlanma düşünürlerinin, düşüncelerini öğrendikçe, zamanla Fransızcasını da ilerlettikçe, bu düşünürleri öz dillerinden okuması sonucu cumhuriyet, aydınlanma, demokrasi, çağdaşlık, milliyetçilik gibi kavramlar onun düşünce dünyasını olağanüstü geliştirmiştir.

“Sınıf Arkadaşım Atatürk” adlı yapıtında Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün daha 21 yaşında, 1902 yılında Harp Akademisinin 1.sınıfında “cumhuriyet” düşüncesini taşıdığını, 1905 yılında atandığı, bugünlerde adı çok anılan Şam’a giderken, arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantıda “Asıl dava yıkılmak üzere bulunan bir imparatorluktan önce bir Türk Devleti çıkarmaktır.” dediğini yazmıştır.

23 Temmuz–7 Ağustos1919 tarihleri arasındaki Erzurum Kongresi öncesinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün yakınında yer almış olan Kuvayı Milliyeci ve Bitlis eski valisi Mazhar Müfit Kansu’nun notlarında; “Zaferlerden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır.” diye yazdırdığı da bilinen bir gerçekliktir. Görülüyor ki, daha Erzurum Kongresi yapılmadan, Sivas Kongresi yokken, meclis kurulmamış, yurt topraklarımız düşman eline geçmiş durumdayken, gelecek için umutlu olmak pek olası değildi. İşte bu ortamda Mustafa Kemal Atatürk “Cumhuriyet” düşüncesini arkadaşlarına muştuluyordu.

Bir akıl ve bilim insanı olan saygıdeğer Amcam Ahmet Bayındır’ın bir konuşmasında insanlara aktardığı Atatürk’ün o çok ünlü telgrafında, yakın silah arkadaşı -ancak bugünlerde cumhuriyete ve Atatürk’e saldırmak için boy hedefi yapılmış – İsmet İnönü’yü onurlandırmak için tevriyeli olarak da özellikle kullandığı “Düşmanı Anadolu’nun harimi ismetinde boğacağız” sözünü duyan dinleyicilerden bir il valisinin “harimi ismet ne anlama geliyor?” sorusuna Amcamın verdiği yanıt (ya da yaptığı benzetme), içimizi titretmeye yeter: “Harimi ismet demek bir evin namusu, yani yatak odası demektir. Atatürk, düşman için, evin kapısında, salonunda, odasında demiyor, yatak odamıza dek girmiş olan düşmanın orada boğulacağını söylüyor diyor. İşte, harimi ismetin sözcük anlamı budur.”

İşte, düşmanın bu derecede ileriye gittiği en umutsuz zamanda, tüm milletin bir arada savaşa katılmasını ve milli yükümlülükler kararnamesiyle, Anadolu’da her evin ordumuza, bir çorap, bir fanila gibi bile olsa elde avuçta kalanı vermesini sağlayan, dönemin güçlüğü ve koşulları ile birlikte, Erzurum, Sivas Kongreleri ve Amasya bildirgesi de bir bir incelenirse, Türkiye Cumhuriyetini oluşturan ilkelerin, bu ülkenin temel felsefesinin ve cumhuriyetin oralarda, ilk kez ortaya koyulduğu rahatlıkla gözlemlenir.“Kuvayı Milliye’yi gerçekleştirmek ve milli iradeyi egemen kılmak esastır” sözü, yukarıda andığım, tüm bu kongrelerin özüdür.

İlk meclis, 23 Nisan 1920 de ilk kez toplandığında, tüm yetkileri kendisinde toplamış bir ihtilal ve milli mücadele meclisiydi. Yine 1921 Anayasası da “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, Halkın kendi mukadderatını kendisinin tayin etmek hakkıdır. Kanun yapmak ve icra etmek salahiyetleri milli camiayı temsil eden TBMM’nde toplanıp tecelli etmiştir.”der. Profesör Ali Fuat Başgil’in de belirttiği gibi “1921 Anayasası reisi cumhursuz bir cumhuriyet kurmuştur.” Biliyoruz ki, 9 Eylül 1922 büyük zaferimizden sonra, 1 Kasım 1922’de ilk iş olarak saltanat kaldırılır. Bundan sonraki adım ise 29 Ekim 1923’de cumhuriyetin ilanıdır. Böylece 4 yıl önce, Mazhar Müfit Kansu’nun notlarında; “Zaferlerden sonra şekli hükümet Cumhuriyet olacaktır.” diye yazdığı gibi, bu en önemli not, gerçekleşmiş oluyordu.

Yine, 4 ay sonra 3 Mart 1924’de halifeliğin ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, eğitimin birleştirilmesi- bugün bile bunun öfkesini duyan türden cumhuriyet karşıtı insanları çok gördüğümüzden- çok büyük devrimlerdi. Bu yasalar, kurulan cumhuriyetin özelliklerini açıkça gösteriyor, çağdaş bir cumhuriyetin kuruluşunu açıkça ortaya koyuyordu Kaldı ki, Atatürk’e göre, milli egemenlik bir ulusun kendi yazgısına doğrudan egemen olmasıdır.“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, 10 yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır.” diyen ve cumhuriyetten, geniş anlamda demokrasiyi anlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunda, bizim de bağımsızlıktan ve cumhuriyetten anlamamız gereken budur.

Dikkat edilirse, bugünlerde, ülkemizin kuruluş felsefesini tartışmaya açık biçime getiren, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan üzüntü duyan; koca bir tarihi ve devlet geleneği olan devletimizi, Batı etkisinde, savruk politikalara tutsak etmek isteyen her devrin adamları, cumhuriyet karşıtları, hilafetçi, herkese, Atatürk’ün cumhuriyet anlayışı hakkında yabancı yazarların görüşlerini yanıt olarak verelim:

Atatürk: A Biography of Mustafa Kemal, Father of Modern Turkey (1965) ve Atatürk: The Rebirth of a Nation (1960) adlarında iki yapıtında Patrick Kinross, bilinen adıyla Lord Kinross, (d. 1904 – ö. 1976) şöyle demektedir:“Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasında muhalefet partisi düşüncesi tartışılıyordu”, ‘Mustafa Kemal kendisini Roma Sezarı August’a benzetiyordu. O da Roma’nın cumhuriyet olduğu dönemde, Senato’dan kendisine tam yetki almış, ancak öldükten sonra Roma’daki cumhuriyet unutulup gitmişti, yerine geçenler imparatorluklarını ilan etmişlerdi. Atatürk Türkiye’de böyle bir şey olmasını istemiyordu, ilke olarak diktatörlüğü yermekteydi.’, ‘Asıl dilediği şey, ölümünden sonra ayakta durabilecek ve ülkesinin yararına olacak, Batı biçiminde bir demokrasi gibi gelişecek bir sistem yaratabilmekti.’”

Yine ünlü düşünür ve tarihçi Prof. Dr. Bernard Lewis’e göre;“…bu konularda ne düşünülürse düşünülsün, şu kadarı tartışma götürmez bir gerçektir ki, Kemalist devrim Türk Halkına, tarihin en karanlık anında, yeni bir yaşam ve umut getirmiş, enerjisini ve özsaygısını yenilemiş ve onları sadece bağımsızlık yolunda değil, çok daha nadir ve çok daha değerli olan özgürlük yolunda sapasağlam yerleştirilmiştir.” yorumunda bulunur.  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hocam olan Prof. Dr. Ergun Özbudun’un çevirdiği ve bize ezberlettiği M. Duverger’in “Siyasi Partiler” adlı kitabında da “Tek partilerin genelde totaliter olduğunu, ancak gerek felsefeleri gerek yapıları bakımından bu yargının her ülke için geçerli olmadığını” söylenmektedir. Duverger’e göre, Türk Anayasası’nda, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle totaliter rejimlerde her gün görülen otorite söyleminin yerini Türkiye’de “Demokrasi söylemi” almıştır.“Atatürk’ün liderliğindeki tek particilik tekelciliğe dayanarak liberal demokrasiyi tıkamamıştır. Hatta Mustafa Kemal sahip olduğu güçten rahatsızlık duymuştur. Çeşitli fırsatlarla bu tekele son vermeye çalışmıştır”.

Hitler’in Almanya’sında, Mussolini’nin İtalya’sında ya da Stalin Sovyet Rusya’sında böyle bir şey düşünülemezdi bile. Görülüyor ki, Atatürk demokratik bir kültür oluşturmak, demokratik kurumlar kurmak ve geleceğin sivil toplumunun temellerini atmak için büyük çaba göstermiştir.

Yine Bernard Lewis; Türk demokrasisini sınırlı ve biçimsel olarak tanımlayıp, “Türk demokrasisi, yurttaş hakları, insan hakları, gayrimüslim nüfusun varlığı ve hakları gibi önemli konuları pek hesaba katmayı becerememiş olsa da, belirsizlikten uzak, ölçülebilir olma üstünlüğünü içeren ve özgür bir toplumun en temel parçasını oluşturan öteki hakların sağlanması ve korunması için en iyi olanakları sunduğundan kesinlikle kuşku duyulmaz.” der. Yine bu konuda, Bernard Lewis;“Afrika ve Asya’daki neredeyse tüm İslam ülkeleri sömürgeleştirilmişken, Türkler her zaman kendi evlerinin, uzun süre de başka birçok evlerin yöneticisi (efendisi) olmuştur. Sonunda bu efendiliklerine meydan okunduğunda, bağımsızlık savaşını kazandılar ve dolayısıyla siyasal hayatın kuşaklar boyu bağımsızlık mücadelesinin gölgesi altında kaldığı ve özgürlük ve bağımsızlık terimlerinin, ilkinin aleyhine, fiilen eşanlamlı sözcükler haline geldiği ülkelerde mümkün olmayan belli bir gerçeklik, yansızlık ve özeleştiri düzeyine ulaşabildiler” demektedir. Türkiye’de tüm demokratik kurumlar, zorla ya da güçle değil, Türklerin özgür seçimiyle uygulamaya sokulmuş ve bu durum, bu kurumlara daha çok yaşamda kalma şansı vermiştir.

Dünyada halkının çoğunluğu İslam olan 60’a yakın devlet var. Ama tümümüz kabul ederiz ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bunların arasında yeri ayrıdır. Bu ayrımı, ırkta, inançta ya da soyut şeylerde aramıyorum, ülkemizin yönetim biçimi olan Cumhuriyet ve demokrasisinde görüyorum. Çünkü, bizim demokrasimizin içindeki, çağdaşlık, laiklik gibi önemli kavramlar, bizi öteki ülkelerin yönetimlerinden ayıran özelliklerdir. Kaldı ki, biliyoruz ki; Atatürk Cumhuriyetinin ana amacı da, çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak ve onu geçmektir.

Cumhuriyetimizin, bugün içinde bulunduğu güçlükler, Atatürk’ün devlet yönetimi felsefesinden değil, kendisinden sonra gelen yöneticilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin bu temel felsefeden ayrılmalarından ve böylelikle, çağa uygun yenilenmeleri, dönüşümleri gerçekleştirme konusunda başarısız olmalarındandır. Bu nedenle, Atatürk’ün bizlere korumamız üzere verdiği, bu çağdaş ve laik demokrasiyi, çağın yeniliklerini iyi anlayarak, ülke bütünlüğü içerisinde, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hiçbir ilkesinden ödün vermeden, Batı ve ABD’nin biçtiği rolleri hiç önemsemeden, varlığını sonsuza dek yaşatmak en önemli görevdir.

Sözlerimi Atatürk’ün 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Fakültesi’ni açarken yaptığı konuşma ile bitiriyorum:

Bugünkü devletimizin biçimi, yüzyıllardan beri gelen eski biçimleri ortadan kaldıran en gelişmiş biçim olmuştur. Ulusun, varlığını sürdürmek için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ, yüzyıllardan beri gelen biçim ve niteliğini değiştirmiş, yani ulus, dinsel ve mezhepsel bağlılık yerine, Türk milliyeti bağıyla bireylerini toplamıştır.”

Cem BAYINDIR-2011

KAYNAKÇA:

Alev Coşkun -Anayasayla Sivil Darbe- Cumhuriyet Kitap Ağustos 2010
Ali Fuat Cebesoy-Sınıf Arkadaşım Atatürk-Temel yayıncılık-2000
Mustafa Kemal Atatürk-Söylev-TTK Yayınları
Orhan Duru-Türkiye’nin Kurtuluş Yılları-İş Bankası Yayınları 2010
Mazhar Müfit Kansu-Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber-TTK Yayınları
Patrick Kinross- Atatürk-Altın Kitaplar-1994
Bernard Lewis-Modern Türkiye’nin Doğuşu-Arkadaş Yayınevi-2008
Maurice Duverger-Siyasi Partiler-Bilgi Yayınları 1974
Bernard Lewis-Demokrasinin Türkiye Serüveni YKY-2010
Emre Kongar- Demokrasimizle Yüzleşmek Remzi Kitabevi-2007
Falih Rıfkı Atay-Çankaya-Pozitif Yayıncılık-2007

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER