SON DAKİKA

Elazığ Fırat Gazetesi
Akın Eraslan Balcı
Akın Eraslan Balcı

HALA MI YENİ OSMANLICILIK?- II

HALA MI YENİ OSMANLICILIK?- II
Bu haber 10 Şubat 2020 - 7:52 'de eklendi.

Fikir Günlüğü

Osmanlı İmparatorluğu Dışişleri Bakanı, Reis-ül Küttap Atıf Efendinin, 1789 Fransız İhtilali konusunda padişah III. Selim’e verdiği rapor ibretliktir. Dünya’yı derinden etkileyen Fransız İhtilalini tahlil eden, Osmanlı’nın bu konudaki politikalarını belirleyen ve Avrupa’daki akımları takip eden ciddi düzeyde hiç bir çalışma ve çaba yoktu. Atıf Efendi’nin raporu bu konudaki tek resmi belgedir. İmparatorluğun Dış politikasındaki geri kalmışlık ve cehaletin de en önemli belgesidir aynı zamanda:“Birkaç yıl önce Fransa’da parlayan ve etrafa kötülük ve fenalık saçan fitne ateşi, uzun yıllardan beri nice melunların ve dinsizlerin o maruf ve meşhur olan zındıkların ve onlar gibi kafirlerin, Allah göstermesin, Peygamberlere küfretmek, bütün dinleri düşündükleri ve uyandırmaya fırsat kolladıkları, bir uyuyan fitne olduğu, bilenlerce malumdur. Şöyle ki, Volter ve Russo denilmekle yeryüzünden kaldırmak ve eşitlik ve cumhuriyet zihnini yaymaktan ibaret olan, basit, herkesin anlayacağı nice kitaplar yayarak, yeni olan her şeyde lezzet vardır, kaidesince, çocuklara ve kadınlara varıncaya kadar bunları bir çok insanlara okutarak, bunları frengi hastalığı, dinsizlik ve fesat şeklinde yayarak, onların itikatlarını bozdular. İhtilal şiddetlenince de kiliselerin kapatılması, rahiplerin kovulması, öldürülmesi ile bu melun güruh, güya dünyada tam mutluluğa erişmek davası ile halkı, aslında sözden ibaret olan bu eşitlik ve hürriyet yoluna sevk ettiler. Nice çirkin icraatla, basit halktan Allah korkusunu ve ahiret endişesini kaldırdılar. Utanma ve namus kayıtlarını ayaklar altına alarak Fransa halkını vahşi hayvanlar haline getirdiler.”

“Kendilerine saldırılmaması ve kendi nizamlarını muhafaza için de adına ‘İnsan Hakları Beyannamesi’ dedikleri isyan beyannamelerini bütün dillere çevirip, her yerde halkı, büyüklerinin ve hükümdarlarının aleyhine isyanlara teşvik ettiler. Ama kendilerine karşı Avrupa devletlerinin müdahale hazırlıklarını görünce de bin türlü hile ve aldatmaya saparak, kendilerinin kimsenin mülkünde gözleri olmadıkları yalanlarına baş vurdular…”

İhtilal Orduları, Avrupa Ordularına karşı zaferler kazanmaktadır. Atıf Efendi bunu anlayamaz. İhtilalci Napolyon Bonapart İtalya’yı aldıktan sonra Osmanlı mülkü olan Mısır’ı işgal etmiş, hatta Suriye’ye de saldırmıştı.  Bu ihtilal Osmanlı İmparatorluğu yüksek idarecilerince işte böyle değerlendiriliyor: zındıkların fitnesi. Fransız İhtilali 1789 yılında patlak verdiği zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu hakkında biraz daha ayrıntıya girmek faydalı olacaktır: Tahtta bulunan III. Selim iyi niyetli, sanattan anlayan, temiz huylu bir padişahtı. Devleti, hem Avusturya hem de Rusya ile uzun süredir devam eden yıpratıcı bir savaş halinde devraldı (1788). Hazine boştu ve hiç bir Avrupa devleti Osmanlı’ya borç vermiyordu. Savaşta 330 bin asker kaybı vardı. Arabistan’da Vehabi isyanları çıkmıştı. Yunanlılar Mora isyanıyla bağımsızlık arıyorlardı. Savaşlar çoğunlukla yenilgi ve toprak kaybıyla bitiyordu. Osmanlı Avrupası’nda yaşayan Hristiyanlar arasında milliyetçilik akımları baş gösteriyordu.

Bizim burada vermek istediğimiz şey, kuru kuruya tarih bilgisi değildir. Dönüp dolaşıp vurgulamak istediğimiz, zihinlerde önemli bir yer almasını beklediğimiz, o günkü Türkiye’nin (Osmanlı İmparatorluğu) bu tür akımlar karşısında seçilecek yolu bilmemesidir. Çünkü kapalı ve uyuyan bir devlet yapısı vardı. Devlet ve sivil yapısıyla, eğitim, kültür, medrese ve sanatıyla, biz bütün çağdaş akımların dışındaydık. Bunları takip etmek, bunlara katkıda bulunmak, bunların seyirlerini etkilemek veya tabii seyirleri halinde kendi pozisyonumuzu, idari yapımızı, kanunlarımızı, günlük hayatımızı ayarlamak bir yana dursun, bunların ne olduğundan bile habersizdik. Dünyadaki çağdaş akımları, çağdaş siyasi görüşleri, çağdaş sanatı, edebiyatı takip ve aktif katılma sürecimiz Cumhuriyet ile başlamıştır. Tabii ondan önce, meşrutiyet fikri etrafında birleşen bir avuç aydının bu konudaki gayretlerini unutmamak lazım gelir. Devlet yapısının muasır medeniyeti (çağdaş uygarlığı) içselleştirmesi, bir devlet politikası halinde benimsemesi Cumhuriyet dönemiyle olmuştur. Meşrutiyet fikri etrafında birleşen aydınların çabaları ise ne yazık ki bireysel kalmıştır. İmparatorluk, bu bir avuç aydını sürgünlerle oradan oraya savurmuş, boğdurtmuş, sansürlemiştir.

Fransız İhtilaline tekabül eden III. Selim devrinde, Anadolu ve Rumeli’de eski toprak nizamı da, tıpkı ordu düzeni gibi bozulmuştu. Derebeyler türemiş, ayanlar, hanedanlaşarak ülkeyi neredeyse teslim almıştı. Osmanlı toprak düzenine baktığımızda, toprak çiftçinin malıydı, ama genel sahibi Padişahtı. Padişah, toprağı, dilediği zaman geri alabilmek kaydıyla verirdi. Yıllık geliri 100 bin akçeden fazla olan toprak bölümlerine Has adı verilir, bunlar Şehzade veya Vezirlere tahsis olunurdu. Yıllık geliri 20 bin – 100 bin akçe arasında olanlara Zeamet, 20 bin akçeden düşük gelirli toprağa da Tımar denirdi. Tımar ve Zeamet toprağı komutanlara, ileri gelen sivillere tahsis olunurdu. Tahsisatı alanlar bölgelerin ‘iç düzenine’ müdahale etmeden, önceden belirtilen vergi ve gelirleri topladıklarından Derebeyler türeyemiyordu. Ama İmparatorluk, Kürt bölgelerinde, Arabistan’da, Irak’ta ve bazı başka yerlerde böyle yapmadı. Tahsisatı alanlara “iç düzene müdahale” imkanı verdi. Bunlardan sadece yıllık bir vergi (Salyane) almakla yetindi. İç düzeni kendileri sağladıklarından, zamanla Derebeyi haline geldiler. Yani kendi yöneticileri, kendi askerleri, kendi mahkemeleri, kendi vergileri oldu. Güçlenince de merkezi hükümete baş kaldırdılar. Derebeyliği önleyen toprak düzeni, III. Selim zamanında Anadolu ve Trakya’da da bozulduğu için halk arasında huzur kalmadı. Eşkıyalık başını alıp yürüdü. Mütegallibeler (Derebeyleri) türedi. Günümüzde Kürt meselesi olarak adlandırılan kanlı problemin temellerinden biri de, Osmanlı Dönemi’nde o bölgelere Derebeylik statüsünün verilmesinden, başka bir deyimle Anadolu ve Trakya’da çok iyi uygulanan Timar sisteminin, toprak nizamının oralarda, bilmem hangi sebeple, uygulanamamasıdır. Günümüzde “Otonomi”, “Federasyon” gibi kavramlarla ifade edilen ve Kürt problemine çözüm olarak ileri sürülen sistem, kendi yöneticileri, kendi askerleri, kendi mahkemeleri olan ve kendi vergisini toplayan yönetim tarzıdır. Bağımsızlığın bir adım berisidir. Şu şartlar altında dahi silahları bırakmayanların, böyle bir durumda niçin silahlarını bırakacaklarını, bu sistemi savunanların düşünmesi gerekir. Meydan alev içindeyken bırakmayan, meydanı boş bulunca neler yapmaz? Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma nedenlerinde biri de imparatorluğun her bir yanında böyle Otonom bölgelerin türemesiydi. Oysa birileri, aslen parçalanmaya neden olan bir düzeni, çözüm diye ileri sürebilmektedir. Ortalık bulandırmaktan maksatları nedir, siz anlayın artık.

III. Selim düzeni sağlamaya çalıştı. Reform yapmak için uğraştı. Yeniçerileri kaldırmadı ama Nizam-ı Cedit adıyla yeni bir ordu kurdu. Fakat 1808’de Yeniçeriler ayaklanarak padişahın sarayını da basarlar ve padişahı da öldürürler. Veliaht Mahmut ise Saray kalfası bir kadın tarafından son anda kurtarılır.

Dışişleri Bakanı Atıf Efendi’nin raporunda “zındıklar” diye adlandırılan Russo ve Volter çağın en ileri ve etkin düşünürleriydi. Russo Sosyal Sözleşme isimli eserinde hak eşitliğini, düşünce ve siyaset hürriyetini savunmaktaydı. İnsanların doğuştan itibaren özgür olduklarını ve özgür yaşamaları gerektiğini söylüyordu. Etkileri günümüzde dahi süren başka “zındıklar” da vardı tabii ki: Monteskiyo, Didero, İngiliz filozofu Locke… Avrupa’da tenkitçi ve aydınlanmacı çağ açılırken, Osmanlı İmparatorluğu neredeydi? Siyasi ve askeri anlamda nerede olduğunu yukarıdaki satırlarda az çok verdik. Ama felsefi, fikri manada neredeydi? Zira, fikri manada ilerleyemeyen, çağın gereklerini yerine getiremeyen hiç bir yönetim, siyasi anlamda, askeri anlamda ve ekonomik olarak ilerleyemez, tam tersine geriler ve çöker. Nitekim öyle de oldu. Cumhuriyeti kuranlar, bizzat yaşayarak gördükleri bu süreci çok iyi tahlil etmişler ve cumhuriyet politikalarını buna göre oluşturmuşlardı. Onun için fikri aydınlanmayı, çağdaş akımları öğrenme ve tatbik etmeyi, felsefeyi ve yönetim bilimini politikalarının temel ekseninde her zaman tuttular. Peki sizin sözüm ona alternatif politikalarınızın ekseninde ne var? Saf ve temiz Müslüman vatandaşlarımızın İslam’a ve Peygamberimize duydukları saygı ve sevgiyi kullanmak olmasın sakın? Ayrıca siz Cumhuriyet politikalarını bir çırpıda yok sayarken, onların temeline C4 patlayıcı yerleştirmek için birbirinizle yarışırken, acaba tek bir ciddi alternatif getirebildiniz mi? Velev ki getirdiniz, alternatifiniz yatsıya kadar hükmünü sürebildi mi? Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Kıbrıs politikası, Ermeni politikası, Irak politikası, Suriye politikası ve de “açılım” fiyaskosu ortada. Türkiye’nin düşmanlarının ekmeğine yağ sürmekten başka içeride ve dışarıda hangi ciddi kazanımınız var? Hele bir de “bütün komşularıyla sıfır sorun” dediğiniz bir politikanız var ki, evlere şenlik! Ama hakkınızı teslim edelim. Savaşmadan yendiğiniz kocaman bir ordu var: kendi ordumuz. Helal!

Ondokuzuncu yüzyılda milliyetçilik akımları doğmaya başladığında Osmanlı imparatorluğunun önce Balkan ülkelerinde yaşayan halkları kopmaya başladı. Acaba, günümüzde bu tür milliyetçilik akımları bitti de, eski Osmanlı tebaasını oluşturan ülkelerde tekrar birleşerek Osmanlı’yı oluşturma fikirleri mi doğdu? Bizimkilerin yeni Osmanlıcılıkları “Voltran”ı oluşturma gibi bir şey midir?

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER