SON DAKİKA

Elazığ Fırat Gazetesi
Üstün Üstündağ
Üstün Üstündağ

EMPATİ

EMPATİ
Bu haber 14 Nisan 2018 - 17:16 'de eklendi ve 61 kez görüntülendi.

Empati, Fransızca kökenli ‘eş duyum, duygudaşlık ’  anlamında bir kelime. Tam anlamıyla ‘bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu ve davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmektir.’  Basit bir ifadeyle  ‘kendini başkasının yerine koyabilmektir ‘

Her geçen gün empati kurmaktan uzaklaştığımızın farkındayız, değil mi? Önceleri karşılaştığımız bir olay bizi derinden etkilerken, şimdilerde çok sıradan gelmekte. Bunun nedeni; zaman geçtikçe empati kurma yeteneğini kaybettiğimizi,  daha anlayışsız, biraz daha duyarsız ve bencil hale geldiğimizi göstermekte. Empati kurmak, basit manada kendini başkasının yerine koymak anlamına gelse de aslında karşımızdakinin hissettiklerini kendi iç dünyamızda kavrayıp, anlamlandırıp olumlu tepki verebilmektir. Empati yapabilmek, toplumda hoşgörüye, saygıya, sevgiye ve anlayışa kapı aralar. Bu yeteneği kaybettikçe dinimizin emrettiği bu güzel hasletler de birer birer ortadan kalkar ‘Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir ‘ buyurmakta yüce peygamberimiz. Kim komşusunun aç mı tok mu olduğunu sorguluyor? Her gün gürültü ve patırtılarından şikâyetçi olduğumuz komşu öğrenci evindeki gençlerin aç yattığından ne kadar haberdarız veya aile içi tartışmaların yaşandığı huzursuz evlerin gürültüsünü eleştirmemize rağmen, geçim sıkıntısının ve açlığın kıyısına gelmiş insanların nasıl hırçın hale getirdiğinin farkında mıyız?

Birisi ‘açım’ dediğinde açlığı ne derece hissedilebilir? Aç olduğunu söylemese de; Allah’ın emrini ifa etmek üzere gidilen camide, yanındakinin ağız kokusunun rahatsızlığını duyar ama onun aç olduğunu düşünemez insan. Bir dilencinin ‘ekmek parası’ diye avuç açtığında ‘ Allah versin, inayet olsun ‘ diyerek reddedebiliyorsak empati yapamıyor, anlayamıyoruz demektir.

Yine empati kurulamadığı sürece sosyal hayatta birbirine tahammül edemeyen insanlardan oluşan bir toplum ortaya çıkar. Yapılan kusurlar hoş görülmez ve olaylar gereğinden fazla büyütülür. Mal ve can kaybı yaşanır. Aileler parçalanır mutsuzluk ve huzursuzluk baş gösterir. Aile içinde, eşler arasında da empati yapamamaktan tartışmalar ve ayrılıklar yaşanır. Oysa rehber kitabımızda (fussilet/34) : ‘…Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.’ Buyrulmaktadır. Birbirini anlamak, duygularını hissedip ona göre tepki vermek beraberinde; sevgiyi, saygıyı anlayışı ve hoşgörüyü getirir. Hoşgörü de zaten dinimizin adıdır. Empati ile kalpler birbirine yaklaşır, sevgi oluşur. Düşmanlıklar, kırgınlıklar bağrışmalar son bulur.

Tabii ki empatik davranamayışımızın en etkili sebeplerden biri kapitalizmdir. Kapitalizmin dayatmalarıyla, kişiler, yalnızlığa, bencilliğe, anlayışsızlığa ve neme lazımcılığa itilmiştir. Neredeyse herkes kendi geçimine odaklanmıştır. Oysa İslam’ın büyüklerinden Hz. Ali’nin anlatacağım kıssasında durum günümüzden daha farklıdır, şöyle ki;

Hz. Fatma, bir gün Hz. Ali ‘ye: “Ya Ali! Çocuklar aç, evde yiyecek yok, gidip yiyecek bir şeyler alır mısın” der. Ancak Ali’nin sadece altı dirhemi vardır. Yiyecek almak için evden çıkar ve giderken yolda kavga eden iki insan görür. Hz Ali onlara: “Niçin kavga ediyorsunuz, şu âlemde Allah’ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?” diye sorar. Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu ancak vermediğini söyler. Hz Ali, cebindeki altı dirhemi çıkarır ve alacaklıya verir. Artık hiç parası kalmamıştır. Evine geldiğinde eli boştur, Hz. Fatma: “Ya Ali, hiçbir şey almamışsın?” diye sorunca “Ama ara düzelttim ya Fatma, alacaklı, borçluya hakaret ediyordu’’der. Hz. Fatma’nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir… Yorumu size bırakıyorum.

Yine, kalplerin yakınlaşmasına ve sevgiye dair çok güzel anlamlı bir  ‘Hintli ermiş’ hikâyesini de paylaşmadan geçemeyeceğim.

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj Nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir. Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Birbirini anlayan veya en azından anlamaya çalışan bireylerin oluşturduğu toplum hayali ve dileğiyle…

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER