SON DAKİKA

Elazığ Fırat Gazetesi
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu

ASIL DEPREM OKULLARIMIZDA- II

ASIL DEPREM OKULLARIMIZDA- II
Bu haber 02 Kasım 2019 - 8:27 'de eklendi.

Nitelikli- niteliksiz okul

Okullarımızı yurt turnemiz kapsamında ziyaret etme, müdüründen öğretmenine, öğrencisine kadar sohbet etme imkânı buluyoruz;

Kimi tıka basa öğrenci dolu, kimi öğrenci bulamıyor. Aynı ilçede bir okulda 1200 öğrenci diğerinde 350 öğrenci olmasını benim beynim almıyor. Bizatihi İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün ağzından “nitelikli okul” veya “niteliksiz okul” kavramlarını duymak aklımın midesini bulandırıyor.

Düşünün okulu yapan siz, donatan siz, oraya idareci- öğretmen ataması yapan siz, ama onu niteliksiz hemen 300 metre ötesindeki okulu ise nitelikli sayan yine siz! Nitelikli ilan ettiğiniz okulda okuma şansına sahip öğrencinin niteliksiz ilan ettiğiniz okulda okuyan öğrenciye üstünlüğü ne? Hayatının henüz baharında, hayata adım atmaya hazırlanan bir gence “sen tembelsin”, “işe yaramazsın”, “bu yüzden bu okulda okuyorsun” fikrini empoze ederek “çaresizliği öğretmeye” kimin ne hakkı var?

Öğretmen kalitesi

Bakanlığımızın ihtiyacı 150 bin öğretmen iken 800 bin civarında öğretmen fazlamızın olmasını, kendini öğretmen olmaya adamış ve bunun okulunu okumuş yüzbinlerce gencin karın tokluğuna orda, burda, şurda asgari ücretin bile altında rakamlarla yaşam mücadelesi vermesini algılayamıyorum.

Zira bir çocuk kolay yetişmiyor, anne baba ve ebeveynlerin onu okutmak için ortaya koydukları geceli gündüzlü mücadeleyi kimse bu kadar kolay heder etme hakkını kendinde bulamaz. Madem durum bundan ibaret her geçen gün yeni eğitim fakülteleri açmaktansa, var olanların sayısını azaltmak; kalanların da niteliğini artırmak için elimizi ve yüreğimizi taşın altına sokmak zorundayız.

Dünya hızla değişiyor artık. Kalın kalın kitaplara bağlı eğitim modelinin değişimi, “bilgi”nin artık ulaşılamaz olmaktan çıkışı, teknolojinin hayatın her alanına nüfuz edişi doğal olarak “öğretmenlik” mesleğine de bambaşka bir boyut kazandırdı. Çünkü “yeni dünya” düzeninde para, güç veya büyüklük artık bilek gücünden değil beyin gücünden geliyor. Dolayısıyla dünyada söz sahibi olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, hayalini kurduğumuz refah seviyesine ulaşmak sadece eğitim ile mümkün artık. Eğitimin kaliteli olması için de kaliteli bir irfan ordusunun yetişmesi olmazsa olmaz. Eğiticilerin eğitilmediği bir toplum geleceğin başarılı çocuklarını yetiştiremez.

Üniversite giriş sınavındaki dengesizlik

Üniversitelerimizdeki boş kontenjan 150 bin civarında iken bu kontenjanlara yerleşmek için 2,5 milyon aday yarışıyor. Çünkü “akademik başarı” saplantısı içindeyiz ve tüm gençlerimizin mutlak surette “devlet çatısı” altında bir kuruma yerleşmesi için çaba gösteriyoruz. Yerleşen 150 bin gençten kaçına iş imkânı veya istihdam sağlandığı sorusunun cevabı başlı başına bir muamma. Girdiği sınavdan temel yeterlilik testinden dahi geçemeyen her 4 gencimizden birini, sınavda sıfır çeken elli bin gencimizi saymıyorum bile.

Okullarımızı üreten birer fabrika, gençlerimizi ise bu fabrikaların olmazsa olmazı haline getirerek bu toplumun mayasında var olan “ahilik” kültürünü yeniden canlandırmak, mesleki ve teknik liseleri yeniden “gözde okullar” haline getirmekten başka çare yok oysa. Yanlış anımsamıyorsam Bitlis İli Güroymak İlçesi’nde idi, meslek okulu gençleri o kadar şık ve kullanışlı kamelyalar yapmıştı ki, resmini çekip resim arşivime eklemiştim.

Sağlıklı bir planlama şart

Mademki demografik yapımızın korunması için her yıl bir milyonun üzerinde nüfus artışı gerekiyor, eğitimden istihdama tüm planlamaların bu çerçevede olması gerekiyor.

Örneğin, kaçı akademik eğitime, kaçı mesleği eğitime yönelecek, kaçı mavi yakalı, kaçı beyaz yakalı olacak? Kaçı hangi sektörlere yönelecek, kaçı girişimci olacak? Tüm bu soruların cevabını bilmeden, tüm öğrencileri üniversite önüne yığmanın ne ülkeye ne de kişilere bir yararı olur. Kazanan da dünden bugüne olduğu gibi hep sınav sektörü olur! Bize ve topluma düşen ise niteliksiz bir eğitimden geçmiş kayıp nesiller olur ki bir süre sonra bunun bedelini çok ağır faturalarla öderiz.

Okumayan bir toplumuz

TÜİK verilerine göre ülkede düzenli kitap okuyan kişi sayısı binde 2 ama her gün yayımlanan kitap sayısı 200 civarında. Köşe yazarlarımızın sayısı 3 milyonu aşkın durumda. Metin yazarlığı, içerik editörlüğü çağın revaçta meslekleri haline geldi artık. Benim penceremde işin en ilginç ve ürkütücü yanı mesleğe başladığı günden beri eline kitap alıp okuma fırsatı bulamayan ya da “nasıl olsa ders kitabı var” hezeyanı içinde bunu gereksiz bulan eğitim camiası. Tüm eserlerimi imzalayıp yolladığım bir İl Milli Eğitim Müdürü’nün beni arayarak “hocam kitap okumaya zamanımız yok ki, siz alın kitapları okuyan birine ulaştırın ya da ben birilerine hediye edeyim” dediğini kolay kolay unutamayacağım sanırım.  Evet, dijital Çağ’ın süper liginde yer almak istiyoruz ama hâlâ okuma-yazma, anlama sorununu çözemedik! Okumayı sevdirebilecek sağlıklı projeler üretemedik. Hemen her evde kitap dolusu kütüphanelerimiz var ama onlar da okullarımızda olduğu gibi sadece ‘var’lar ve işlevlerini yitirmiş durumdalar. Öğrencilerimizin yarısı okuduğunu anlamıyorken, 9.sınıfa kadar gelen gençlerin dahi okuma yazma sorunu yoğunlukta ve bu sayı özellikle kırsal kesimde ürkütücü boyutta.

Tarih ve Coğrafya derslerini rafa kaldırdık!

Dünyanın her açıdan en önemli coğrafyasına ve en görkemli tarihine sahibiz ama kök olmadan göğe yükselemeyeceğimizi, geçmişimizi bilmeden geleceğe yürüyemeyeceğimizi unutup Tarih ve Coğrafya derslerini yok denecek kadar azaltıp, üstelik seçmeli hale getirdik. Dünyada dedesinin mezar taşını okuyamayan kaç tane toplum var bilmiyorum ama ait olduğu manevi mirasın müthiş zenginliği içinde yokluk yaşayan tek toplum olduğumuza eminim.

Sorunları herkes biliyor ama çözüm odaklı değiliz.

Yazık ki bu sorunlar ciltler alacak nitelikte ama ülkedeki onlarca eğitim fakültesi bir araya gelip bu sorunları tespitle yetiniyor. Ancak çözüm üreten, ürettiği çözümün arkasında duran ve sonuna kadar götüren bir anlayışa sahip değiliz.

Aklımdakileri saymaya devam edeyim; Sınavsız eğitim olacak, herkes evine en yakın okula girecek dedik, MEB’in en fazla 200 bin öğrenci girer dediği Liselere Giriş Sınavı’na (LGS) iki yıldır bir milyon öğrenci giriyor. Dershanecilik yok dedik özel eğitim kurslarının sayısı mantar gibi türedi, sadece tabelalar değişti ve hemen her mahallede onlarcası var artık. Öğretmenlerimizi alanlarında uzmanlaştıracağımıza, KPSS gibi deli saçması bir sınavla dershane ve sınav kölesi haline getirdik! Liyakat dedik, mülakat getirdik. Hakkaniyet dedik, hormonlu notlara seyirci kaldık! Uygulamalı eğitim dedik, teori bataklığına saplanıp kaldık. Üretim odaklı eğitimi öne çıkartacağız dedik, tüketime yönelttik. Okuyan, soran, sorgulayan bir gençlik dedik, dijital bağımlılık yarattık. Bilimsel üretkenlik dedik, makale ve tez yazmanın ötesine geçemedik. Beyin göçünü tersine çevireceğimizi iddia ettik, giden, kaçan, orada kalan sayısı daha da arttı. Tüm bunlara rağmen, düşündüklerimiz konusunda Nuh diyor, peygamber demiyoruz. 40 yıl önceki fikrimiz neyse, onda ısrar ediyor, sorgulamaya bile gerek duymuyor, değişimin yaşamın kaçınılmazı olduğunu atlıyoruz. Bu dün de böyleydi, bugün de farklı değil.  Hata yapılmaz mı, elbette yapılır. Ama aynı hatayı defalarca yapmak ve herkes yapılanın hatalı olduğunu söylemesine rağmen onda ısrar etmek, kararlılık değil, inatçılıktır. Ama bu inat ardında kaybolan nesiller bırakıyorsa bunun adı “cinayettir”. Çünkü hiçbir gencimizi kendi kaderine terk  etmek, hiçbir anne babanın gelecek kaygısının üzerine tuz biber ekmek, kimseyi ötekileştirmek, onu nitelikli bunu niteliksiz ilan etmek ve en önemlisi en kıymetli hazinemiz olan gençlerimizin cevherlerini cürufundan ayırıp topluma ve insanlığa yayarlı birer fert haline getirmek şöyle dursun onlara çaresizliği öğretmek gibi bir lüksümüz yok.

Yazımın sebebi kabahatli mi aramak? Kesinlikle hayır.

Zira illa ki bir sorumlu aranacaksa hepimiziz. Kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama bu tabloyu hep birlikte yarattık. Onun için çözümünü de yine hep birlikte gerçekleştirmeliyiz.

Peki ama nasıl?

Öncelikle birbirimizi anlamadan yol almamız mümkün değil. Ön yargılarımızdan kurtulup, ortak değerlerimizi pekiştirdiğimiz sürece, aşamayacağımız sorun olduğuna inanmıyorum zira elimizde sayısı milyonları bulan müthiş bir hazine mevcut.

MEB, YÖK, ÖSYM, TÜBA, TÜBİTAK ve üst kurullarla bu işin olmayacağı aşikar artık! Onlar günü kurtarmanın ötesine geçemediler, geçemeyecekler de.

Demek ki daha üst ama ortak bir akıl gerekiyor. Mademki bakanlığımızın adı “Milli” Eğitim Bakanlığı, alınan tüm kararlar da milli olmalı yani herkesi kapsamalı. Ders kitabından müfredatına, öğretmen yetiştirmesinden atamasına, hizmet içi eğitiminden sınavına, akademik başarısından mesleki eğitimine tüm yetkin kurumların bir araya bir an evvel gelip, toplumun tüm kesimlerinin de mutabakatı alınarak bir an evvel bu saydıklarıma eklenecek onlarca soruna neşter atmamız gerekiyor.

Zira eğitim dediğiniz olgu bir ülkenin geleceğine karar verecek çocukları kazanmak ya da kaybetmektir. Eğer onları kaybederseniz ben de kaybederim, siz de kaybedersiniz, ülke de kaybeder.

Müebbet muhabbetle.

 

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER