Hadi Önal

Hadi Önal

ARKANDA VALİ PAŞA OLMASAYDI… 


Vali Paşa’nın perşembe günlerini çevre gezilerine ayırdığını bilmeyen yoktu. Her perşembe kendisinin yaptığı ve uyguladığı plan dâhilinde mutlaka bir ilçeye, bucağa, birkaç köye uğrar vatandaşlarla sohbet eder, dertlerini dinler, dertlilerin dertlerine çare olmaya çalışırdı. Severdi Elazığlılar Vali Paşalarını severlerdi aynı zamanda da korkar, çekinirlerdi. Çünkü bu uzun boylu, kır saçlı, çatık kaşlı, badem bıyıklı adamın yanlışa, hataya tahammülü yoktu. Yalanı hiç sevmez verilen sözün yerine getirilmesini ister, takipçisi olurdu.
Kasım ayının sonlarıydı. Mevsimin ilk karı düşmüştü. Gerçi kar çok yağmamıştı; ama beş altı santim de olsa kar her bir yeri kapatmış bütün ayıpları gizlemeyi başarmıştı. Havanın ani değişiminden olacak ki ağaçlar adeta gelinlik giymişlerdi. Vali Paşa, koltuğundan doğruldu, zile bastı. Özel Kalem Müdürü acele ile önünü ilikleyerek koştu. Vali Paşa: “Tahir Efendi’ye söyle arabayı hazırlasın bugün Harput’a gideceğim”, dedi.

Makam otosu Seko Mahallesi’nden geçti, Kortikoğlu’nu geride bıraktı. Harput yolu, hem fazla büklümlü hem de oldukça dikti. Yol yarılanmıştı ki sağdaki çukuru süsleyen tek meşe ağacının altındaki farklı görünüm Vali Paşa’nın dikkatini çekti. Tahir Efendi’ye yavaşlamasını söyledi. Bu tek meşe ağacının altına sığınan bir eşekti. Beyazlara bürünmüş ağacın altında kendisine yer bulmaya çalışan zavallı, boz bir eşek...
Vali Paşa, hayvanları severdi. Eşek de olsa yıllarca sahibine hizmet eden, yükünü, kendisini, aile efradını taşıyan bir hayvancağızın böylesine dışarı atılması doğru değildi. Vali Paşa’nın kaşları çatıldı, suratı asıldı.

Geleceği haberi Vali Paşa’dan önce ulaşmıştı Harput’a. Harput’un mütevazı vatandaşları Çınarlı Cami’nin yanındaki kahveye doluşmuşlardı. Birtakım istekleri olacaktı Vali Paşalarından. Kayabaşı’na gözcü bıraktıkları çocuğun koşarak geldiğini görünce kahvehanede olan herkes acele ile dışarı çıktı. Makam aracı tam da kalabalığın önlerinde durdu. Harput’un sevilen, yaşlı kişisi Hüsamettin Efendi bir iki adım attı, elini uzattı:“ Hoş geldin Bey’im, şerefler bahşettin bize”, dedi. Vali Paşa, dik dik baktı Hüsamettin Efendi’nin yüzüne. Uzatılan eli de görmezden geldi. Hiçbir şey söylemeden yürüdü kahvehaneden içeriye. Herkes donup kalmıştı. İçerisi sıcacıktı. Çaycı Bekir, sobayı erkenden yakmıştı. Vali Paşa ilerledi, oturdu başköşeye. Ardından vatandaşlar biraz da çekinerek birer ikişer sessizce doluştular kahvehaneye.

Dışarıda kimse kalmamıştı. Vali Paşa kızgın bir sesle: “Yolda gelirken boz bir eşek gördüm, dönemeçteki meşe ağacının altında; kimin o eşek? Vali Paşa’ya bakan gözler önce soru dolu bakışlarla biri birlerine sonra da yer kilitlendiler. Koca kahvehanede sinek uçsa sesi duyulacaktı. Sorusuna cevap bulamayan Vali Paşa adeta gürledi: “Bana bakın ben o eşeğin sahibini bulurum!” Durdu, sözlerinin tesirini ölçmeye çalıştı sonra da: “Bulursam da…” sözünü bitirememişti sağ taraftan: “Gördüğünüz eşek benimdi efendim, yaşlandı, iş göremeyince ben de azat ettim.” Gözler bu zor duyulan adeta titreyen sesin sahibine döndü. Vali Paşa: “Olmaz, olamaz efendi! O hayvan sana yıllarca hizmet etmedi mi, yükünü onunla taşımadım mı, kendini çoluk çocuğunu ona taşıtmadın mı? Eh ne oldu; yaşlandı, öyle mi? Uzun boylu, geniş omuzlu şakaklarından kırlaşan saçları ile başı öne eğik adam, cevap veremedi. Vali Paşa: “Adın ne idi senin bakayım” dedi. “Müslim”, dedi yavaş bir sesle. Vali Paşa:“Bak Müslim Efendi, o zavallı eşeği oradan hemen alacaksın. Ahırına götürecek, besleyeceksin. Baharın da şehre getirip bana göstereceksin. Tamam mı? Anlaşıldı mı? Ses oldukça otoriter ve emrediciydi. “Peki, Bey’im, baş üstüne!”, dedi Müslim Efendi. Vali Paşa’nın bakışları yumuşadı. “Eh ne var ne yok bakayım?”, dedi kahvedeki vatandaşlara dönerek: “çoktandır geleyim diyordum, demek bu gün nasipmiş…”

Nisan ortalarıydı. Müslim Efendi sabah namazının kılmıştı. Kararlıydı o gün eşeği Vali Paşa’ya götürecekti. Kahvede arkadaşları hâlâ göstermedin mi, diye sorup duruyorlardı. Ahıra indi. Boz eşek Müslim Efendi’yi görünce boynunu yemlikten yana uzattı. Kış boyu yemliğinden eksik olmayan arpa ve yonca karışımı samanla iyice semirmişti. Her sabah kaşağılanmanın neticesi olacaktı ki derisinin tüyleri dahi yenilenmişti. Müslim Efendi samanlığa gitti. Çuvala doldurduğu samanı hayvanların yemliklerine paylaştırdı. Tekrar eşeğin yanına geldi. Akşamdan bol yem verdiği eşeğin yularını yemliğin üstündeki halkadan çözdü. “Ço”,dedi. Eşek önde kendisi arkada avluya çıktılar. Müslim Efendi, akşamdan hazırladığı çulu kaldırdı eşeğin üstüne yerleştirdi. Emine Hanım avlunun solundaki kapıda göründü. “Gidiyor musun Beğ’im?”, dedi. Evet, anlamında başını salladı Müslim Efendi. Emine Hanım: “unutmayasın ha iki kilo kıska ile ele her sebzeden iki üç bağ sadır alasın.”

Müslim Efendi, avlunun dış kapısını açtı; eşeği yularından çekerek dışarı çıkardı. Az ilerideki tümseğe, eşeğe her zaman bindiği yere, gelince de bir hamlede atladı boz eşeğin üzerine. Kayabaşından aşağı inerken dudaklarına iliştirdiği türküyü mırıldamaya başladı. “Kala’dan indim yayan”

İzzet Paşa camisinin yerinde o zamanlar küçük bir ahşap cami; caminin yanında da Yıldız Parkı ve iki büyük han vardı. Müslim Efendi eşeğini Zenterişli Mustafa ve Ahmet Efendi kardeşlerin ortak çalıştırdıkları hana doğru sürdü. Vakit erkendi. Bu saatte Vali Paşa’ya eşeği göstermek yakışık almazdı. Hem bir iki bardak da çay içer, dinlenirdi.
Müslim Efendi, oturduğu gem iskemlesinden hafifçe öne kaydı. “Saat kaç oldu hemşerim” dedi önünden geçen köstekli saatinin zinciri dışarıdan belli olan güzel giyimli birine. Adam, elini iç gömleğinin cebine attı. Köstekli saatini çıkardı; “dokuza on var”, dedi. “Vaktidir” dedi içinden Müslim Efendi.

Eşeğin yularından tuttu çekerek Vali konağının önüne geldi. Bahçe kapısından eşeği ile birlikte içeri girecekti ki bir polis koştu. “Hop hemşerim, böyle giremezsin”, dedi. Anlattı Müslim Efendi niçin geldiğini. “Peki” dedi polis:“eşeğini şu ağaca bağla” eliyle bahçe duvarının bitişiğindeki akasya ağacını işaret etti. Müslim Efendi eşeğini gösterilen yere bağladı ve vali konağının kapısına yürüdü.

Yazı İşleri Müdürüne neden Vali Paşa’yı görmesi gerektiğini uzun uzun anlattı. Adını sordu Yazı İşleri Müdürü gerekli notları aldı. İçeri girdi, çıktı. Buyur, dedi sonunda Müslim Efendi’ye.

Vali Paşa, “Gel bakalım Müslim Efendi!” dedi gülümseyerek. Müslim Efendi, Vali Paşa’nın kendisine ismi ile hitap etmesine şaşırmışı: “Emirlerinizi yerine getirdim efendim, Boz eşek aha da bahçedeki ağaca bağladım. Polis, içeri almam müsaade etmedi.” Vali Paşa koltuğundan kalktı, pencereye doğru yürüdü. Dışarıya baktı. Müslim Efendi’ye döndü: “Aferin Müslim Efendi, işte böyle! Hayvanları seveceğiz, koruyacağız; onlar bize hizmet için yaratılmışlar. Elbette onların gücünden yararlanacağız. Ancak, bize yıllarca hizmet eden, yükümüzü taşıyan eşek de olsa yaşlandı diye kaldırıp atmayacağız. Eziyet etmeyeceğiz. Şimdi, hayvanını al; evine git! Ha bundan sonra da bu hayvana eziyet etmek yok! Öyle yük taşıtmak, binmek… Bak gözüm üzerinde, kulağım her yerde… Yanlışını görmeyeyim ha! Şimdi gidebilirsin.

Kortikoğlu arkada kalmıştı. Dizlerde derman bırakmayan Harput’un meşhur İt Yokuşu başlamıştı. Eşek önde Müslim Efendi arkada tırmanmaya başladılar yokuşu. Boz eşek, üzerinde yük olmayınca bir başka gidiyordu. Müslim Efendi, yetişmeye zorlanıyordu. Eşek birden durdu. Sahibi geride kalmıştı. Havayı kokladı, boynunu uzattı, başını kaldırdı gökyüzüne doğru. Başladı anırmaya.

Müslim Efendi de durdu. Gözlerini indirdi, eğildi, elleri ile dizlerini ovaladı; ayakkabılarına baktı sonra döndü anıran eşeğe, ellerin açtı: “ Ah ulan ah! Senin arkanda Vali Paşa olmasaydı ben sana yapacağımı bilirdim ya! Ne çare…”

 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Scripti: Medya İnternet