Ahmet Aydoğdu

Ahmet Aydoğdu

ÖĞRETMENİM GÜNAYDIN

Öğretmenim Günaydın. Nasılsınız? Bugün 24 Kasım. Senin günün. Hani öğretmenler zilinin çalmasına daha beş dakika varken heyecan fırtınasına tutulduğun gün. Hani o gün Ayla ile Yücel, “Hocam şu Momentum teorisini pek anlayamadık, bir kez daha anlatır mısınız ” ? demişlerdi ya. Üç gündür onu düşünüyordun. Nasıl daha anlaşılır bir kural bulurum da anlatırım diye. İşte o gün. Oysa ev sahibin “Hoca şu kira meselesini fazla uzatmayalım. Üç ay oldu ödeme yapmadın ” diyordu. Ya eşin? Zavallı hep sana ‘güzel’ görünmek için “ Bir kuaföre gidebilseydim ” diye düşünüyordu. Ama neredeee! Onun kafasında mutfak masrafları için bıraktığın paradan nasıl tasarruf etsem de çocukların harçlıklarını biraz artırabilirim vardı. Ya sen sevgili öğretmenim; ikide bir ayakkabının tabanını yoklayıp duruyordun ‘Acaba delinecek mi ?’ diye. Hani geçen yaz döneminde O Bakanlık müfettişi dersine girmişti ya. Adam durmadan telası çıkmış gömleğinin yakasına bakıyordu. Ama Allah var, adam dersin işleniş tekniğini çok beğenmişti. Kara tahtayı bir tiyatro sahnesi gibi kullanıyordun. Beyefendi öğrencilere çeşitli sorular sordu, ilgilendi, milli duygularına yüklendi ama öğretmenim sana hiçbir soru sormadı. “ Hocam aldığınız bu maaşla geçiminizi sağlayabiliyor musunuz? Evlimizsin? Çocukların var mı? Branşında yeni bulgular edinmeye gereksinim duyuyor musun? Bizlerden beklentilerin nelerdir? Ders kitaplarında ki konuların dağılımı ve içerikleri hakkında görüşleriniz nelerdir? Her yıl toplanan Milli Eğitim Şuralarına önerileriniz var mı? Öğrencilerin kıyafetleri çağdaş normlara uyum sağlasın diye serbest bırakıldı, ne diyorsunuz? Disiplin yönetmenlikleri nasıl düzenlenmeli? Sınıf içerisinde, okul bahçesinde ve dışarıda çeşitli saldırılara, maruz kalıyor hırpalanıyorsunuz buna çözüm önerileriniz var mı? ” diye hiç sormadı. Ama öğretmenim, cancağızım; bu duyarsız gidişatın sorumlusu birazda sensin. Hiç konuşmuyorsun, sesin soluğun çıkmıyor. Bütün kazanılmış hakların elinden gidiyor ‘Niçin?’ diye sormuyorsun. Bak 12 Eylül 1980 sonrası idareyi ele alan paşalar öğretmenler sokak kahvehanelerinde oturmasınlar, mesleki sorunlarını konuşsunlar, tartışsınlar; dinlenme ve konaklama durumlarında sorun yaşamasınlar diye bütün il ve ilçelerde “ Öğretmen Evleri ” kurdular. Bak ne hale geldi.‘HALKIMIZA AÇIKTIR.’ Vay be... Gözlerim yaşardı. Mesele öğretmene hizmet değil. Özelleştirmenin önünü açmak, para kazanmak, kazanç sağlamak. Polisevleri ve Orduevleri de halkımıza açık mıdır acaba? Halkımız bu evlerin önünden geçerken yönünü çevirerek bakmaya korkuyorlar. Öğretmenin elinde bir tek kalemi var. Pekâlâ, şimdi okullarımızda meydana gelen disiplin olayları nasıl önleniyor?  Rehberlik hizmetleri, psikolojik danışmanlık servisleri ve özel koruma görevlileri. Yani disiplin kurulu diye bir caydırıcı önlem yok. Bir başka söyleyişle öğretmenin başına kazara bir şey gelirse derdine derman olacak bir kurum yok. Bakınız bizim eğitim-öğretim sisteminde tamamen günün şartlarına uydurulan ve siyasi içeriği olan iki ayıplı kavram var. Seçmeli ders ve halen yürürlükte olan Sözleşmeli Öğretmenlik. Seçmeli ders nedir? Eğer bir ders öğrencinin hayatına ve ülke gerçeklerine cevap verebilecek bir mahiyet taşıyacaksa bu dersin seçmelisi olur mu? Eğer diğer bir ders eşit ağırlıkta bu derse koşut taşıyorsa bu ders müfredat programının başka bir aşamasına taşınılabilir. Sözleşmeli öğretmenlik tamamen safsata, tamamen ironi. Yahu öğretmenlik mesleği seçmece karpuza mı benziyor? Öğretmenlik özel bir meslektir. Dinamizm gerektirir. Nitekim hatırlayalım;  Eğitim Enstitülerinden mezun olan öğretmenlerden alınan verim her zaman fakülte mezunu olan öğretmenden daha fazladır. Niçin? Pedagojik üstünlük var. Niçin? Birebir uygulamalı eğitim ve staj devreleri var. Bir okula atandıktan sonra bir öğretim yılı stajyerlik devresi var. Sözleşmeli öğretmenlik mesleğin sıradan bir meslek haline gelmesinin önünü açar. Daha açık ifade ile kalite düşer, verim azalır, saygınlık ortadan kalkar. İstenen bu mu? Düşünün öğretmen liselerinden mezun olarak fakülteye girmiş ve mezun olmuş bir gencin önüne mülakat bariyeri konuyor. Niçin? Eee... Canım buda sorulur mu? Ucu açık olsun! Yahu kardeşim mülakatta matematik öğretmenine, fizik öğretmenine, biyoloji öğretmenine neyin mülakatını yapacaksın? Bizim zamanımızda eğitim enstitülerine girecek olan öğrencilerden tam teşekküllü bir hastaneden sağlık kurulu raporu almaları istenirdi. Hatta askeri öğrencilerde olduğu gibi fiziki görünüşlerinde yara, bere, çizik ve benzeri çirkinlikleri varsa kabul edilmezdi. Bütün aşamalardan başarılı bulunmuş bir aday için de son bir kez kompozisyon sınavı yapılırdı. Niçin? Öğrencinin anlatım bozukluğu var mı? Konu bütünlüğü sağlayabiliyor mu? diye. Sonraları ne oldu? Bir gözü tamamen görmeyen, ancak bastonla yürüyebilen kimseler de öğretmenlik yapabilir anlayışını hayata geçirdiler. Yani! “Önce ekmekler küçüldü ” Ülkemizde Öğretmenler günü 1981 yılında başlamış bir uygulamadır. 24 Kasım 1928 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Millet Mekteplerinin Baş Öğretmenliğini ” kabul ettiği gündür. Pek çok ülkede öğretmenler günü ünlü kişilerin kişisel anılarına hürmeten farklı tarihlerde uygulanır. Dünyada UNESCO temsilcileri ile ILO temsilcileri tarafından tavsiye edilmiştir.(Unesco: Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı. İLO: Uluslararası Çalışma Örgütü )

ahmetaydogdu2333@hotmail.com

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Scripti: Medya İnternet