Ata Şengül

Ata Şengül

Vize Yasağının Akla Getirdiği Olay: Bozkurt-Lotus Davası

“Yalnız topla tüfekle değil, iradenle de cesur olacaksın.”
Halide Edip ADIVAR
              Geçtiğimiz günlerde, İstanbul Amerika Konsolosluğunda çalışan bir Türk vatandaşının tutuklanmasıyla birlikte, Türk-Amerikan ilişkileri, son kırk yılın en gergin günlerini yaşamıştır. Halihazırda, her ne kadar, tansiyonu düşürmek için bir komisyon ihdas edilerek görüşmelere başlanmış olsa bile, tutuklama işleminin ardından ABD Büyükelçiliğinin, çalışanının derhal serbest bırakılmasına yönelik açıklamaları ve Türk vatandaşlarına yönelik getirdiği vize yasağı, bu gerginliği zirveye taşımıştır.
Söz konusu bu olay, bir devletin, hukuktan kaynaklanan egemenlik haklarını nasıl kullanabileceğine dair çok güzel bir örnek teşkil eden bir başka olayı hatırlara getirmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan ve tarihi vesikalara, “Bozkurt-Lotus Olayı” olarak geçen bu olay, uluslararası toplum içinde saygın bir konum elde etmek isteyen genç Türkiye Cumhuriyeti ile, Lozan’da kaldırılmış olmasına rağmen, kapitülasyonların sunduğu hukuki imtiyazlardan yararlanmak niyetindeki Fransa arasında yaşanan hukuki mücadeleyi ifade etmektedir.
Fransız ticaret gemisi Lotus, 2 Ağustos 1926 günü, gece sularında, İstanbul’a doğru seyir halinde iken Türk yolcu gemisi Bozkurt ile, Midilli adasının yaklaşık 6 mil açığında çarpışmıştır. Bozkurt batar iken, yolcu ve mürettebatından sekiz kişi ölmüş; sağ kalmayı başaranlar Lotus’a alınarak ertesi gün İstanbul’a ulaşılmıştır. Kaza bilgisinin Sahil Güvenlik makamlarına ulaştırılmasını takiben, hayatını kaybedenlerin ailelerinin şikayeti üzerine, hem Bozkurt’un kaptanı Hasan Bey hem de çarpışma esnasında Lotus’un nöbetçi kaptanı olan Fransız uyruklu Mösyö Desmons, tedbirsizlik ve ihmal yüzünden ölüme sebep olma suçundan tutuklamıştır.
Vatandaşının Türk yargı makamlarınca tutuklanması üzerine, Fransa durumu protesto ederek kaptanın derhal serbest bırakılmasını talep etmiştir. Türk hükümeti ise davaya, Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre, Türk yargısının bakacağını ifade ederek bu talebi reddetmiş ve dava dosyasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir. Yargılama sonucu Fransız kaptan Desmons 80 gün hapis ve 22 Lira para cezasına, Türk kaptan Hasan Bey de 4 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Bunun üzerine, Fransa, Türk mahkemelerinin açık denizlerde meydana gelen kazada, yabancı gemi kaptanını yargılama konusunda Türkiye’nin yetkisiz olduğunu ileri sürerek nota vermiştir. Türkiye ise bu notayı reddederek konunun çözülmesi için Lahey Uluslararası Daimi Adalet Divanı’na gitmeyi teklif etmiştir. Fransa’nın bu teklife olumlu cevap vermesi üzerine, taraflar anlaşarak hazırladıkları tahkimname ile konuyu Divan’a taşımışlardır.
Bu noktada şunu ifade etmek gerekir ki, Divan kararları tavsiye niteliğinde olup herhangi bir yaptırım gücü yoktur. Öte yandan, söz konusu dönemde, Türkiye’nin Irak sınırı konusunda Türkiye aleyhinde karar vermiş olması, bahse konu organa güveni zedelemiştir. Buna karşın, Türkiye’nin Divan’a gitme isteği, kendine ne kadar güvendiğinin göstergesidir. Zira Divan için yürütülen hazırlık çalışmaları, dönemin Adelet Bakanı Mahmut Esat Bey’in başkanlığında yürütülmüş, o dönemde elde edilmesi oldukça zor olan uluslararası hukuk kitapları bulunarak Türkçeye çevrilmiş ve hukuk literatürü, adeta, didik didik edilmiştir. Öyle ki, söz konusu dava, milli bir mesele haline gelmiş; hatta, Mahmut Esat Bey, Atatürk ile yaptığı görüşmede, bu davayı kazanacaklarını, eğer kaybederlerse kendisinin bir daha memlekete dönmeyeceğini beyan etmiştir.
“Türkiye ikinci kaptan Desmons’u tutuklamakla uluslararası hukuka aykırı hareket etmiş midir?” sorusu temelinde görülen davada, Divan, Türkiye’nin iddialarını yerinde bulmuş ve yargılama yetkisinin uluslararası hukuka uygun kullanıldığına karar vermiştir. Bu kararın hem siyasi hem de hukuki bakımdan çok önemli etkileri olmuştur. Her şeyden önce, Divan kararlarına yönelik önyargıya rağmen, hukuk sistemini yeni kuran genç cumhuriyet için bu hukuk mücadelesinden galip çıkmak, büyük bir başarı olarak görülmüştür. Bu başarı, menfaatlerini ve egemenlik haklarını, hukuk yoluyla kazanan Türkiye’nin itibarını uluslararası alanda ciddi bir biçimde arttırmıştır. Ayrıca, geçmişte, Osmanlı toprağı üzerinde, kapitülasyonların sağladığı ayrıcalıklar sebebiyle istediği gibi at oynatan yabancı unsurların karada, havada veya denizde, nerede olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nde bundan böyle işledikleri suçlardan ötürü, Türk yargısına tabi olacaklarına dair bir hukuki bir emsal karar olarak da kabul edilmiştir. Bu bakımdan, Lozan hükümlerine rağmen, kapitülasyonları fiilen sürdürmek isteyen devletlerin hevesi, “Bozkurt-Lotus Davası” ile kursaklarında kalmıştır. Son olarak, bu başarıda büyük katkısı olan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’e, Atatürk tarafından “BOZKURT” soyadı verildiğini de söylemek gerekir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Bozkurt-Lotus Davasında yaşananlar ile konsolosluk çalışanının gözaltına alınmasıyla birlikte başlayan süreç mukayese edildiğinde ortaya şu sonuç çıkmaktadır: Hiçbir şey, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hak, hukuk ve menfaatlerinin, hukuk çerçevesinde gözetilmesinden daha öncelikli olamaz.
Vize yasağı ile bu milletin evlatlarını hizaya sokabileceklerini sanan güruh için “Bozkurt-Lotus Davası” ibretlerle doludur.
Baki muhabbetle…
 

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Scripti: Medya İnternet