Yağbasan “Her kültür kendi dinamikleri içerisinde yaşasın”

Göç sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda çeşitli problemlerin ortaya çıkmasına neden olan bir süreçtir. Son yıllarda meydana gelen göçlerin çok boyutlu  sosyo-kültürel yansımalarını Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi ve Kültürlerarası İletişim Uzmanı Prof.Dr. Mustafa Yağbasan ile görüştük. Yağbasan zorunlu göçlerde daha fazla sorunlar yaşandığını ifade ederek“kendi iç bünyemiz içerisinde kültür alışverişinin bir zenginlik olarak bizlere katkı sağlayacağını düşünüyorum. Ama bunun da baskın kültürler tarafından kullanılmaması gerektiği inancındayım.”dedi.

Yağbasan “Her kültür kendi dinamikleri içerisinde yaşasın” Kültür-Sanat

Röportaj: Songül DURSUN

 “Bir gün, benim için her şeyden daha önemli olanın, kendimi ne dereceye kadar bir yabancı olarak tanımladığım olduğunu fark ettim. Ve anladım ki, kırılgan biri olarak yabancının güvenebileceği tek şey, başkalarının ona sunabileceği konukseverlikti. Tıpkı kelimelerin beyaz sayfaların kendilerine açtıkları yerlere ya da kuşların gökyüzünün koşulsuz sinesine sığınmaları gibi”.Edmond Jabés

Tarih boyunca insanlık, bazen isteğe bağlı bazen de zorunlu olarak yaşanan, göç hareketlerine tanıklık etmiştir. Bu göç hareketleri beraberinde toplumun yapısında çok önemli değişikliklerin oluşmasına sebep olmuştur. Bu değişikliklerle hem göç edenler hem de göçmenlerin yerleştikleri toplumlarda bu kaygılar yaşanabilmektedir. Bu konuları görüştüğümüz Prof. Dr. Mustafa Yağbasan ile yaptığımız röportajın kesitleri ise şu şekilde:

Göç nedir? İnsanları göçe iten sebepler nelerdir?

Göç kavramı birçok kelime ile eş anlamlıdır. Örneğin mülteci, sığınmacı, muhacir ve göçmenlik gibi… Aslında bu kavramlar birbirine yakın ufak nüansları olan kavramlardır. Mülteci, dediğimiz sığınmacı kavramı ile açıklanabilir. Her iki kavram da zorunlu göçü tasvir etmektedir. Göç,ülkesindeki bir savaş nedeni ile bir katliam nedeni ile veya doğal felaketler nedeni ile insanların bulunduğu coğrafyayı değiştirmesi olarak ifade edilmektedir.Göçmenlik kavramına baktığımızda gönüllülük esasını içermektedir. Türklerin geçmiş dönemlerde Almanya’ya gidip yerleşmesi gibi ekonomik nedenlerden dolayı olan göçlerde zorunluluk esasına dayanmadığını görmekteyiz. Bu gibi göçler sadece ekonomik koşullardan dolayı herhangi bir baskı olmadan, mecburiyet olmadan, daha iyi yaşam koşullarını elde edebilmek adına isteğe bağlı  göçlerdir. Fakat mülteci ve sığınmacılık zorunlu bir gereklilikten ortaya çıkan bir durumdur.

BAŞAT GÜÇLERİN YARATTIĞI ORTAMLAR İNSANLARI GÖÇE İTİYOR

İnsanları göçe iten nedenleri ise farklı nedenlere dayandırmak mümkündür. Aslında bunları birkaç farklı başlık altında toparlayabiliriz. Bu nedenleri ekonomik nedenlerden dolayı yapılan göç, savaş nedeniyle yapılan göçler, gönüllü yapılan göçler, doğa ile bütünleşmek, bazı yerleri keşfetmek amacıyla yapılan göçler nedenleri v.s sıralayabiliriz. Bu nedenleri çoğaltmak mümkündür aslında. Bu konuyu sosyolojik bir mülahaza olarak değerlendirmek gerekir. İnsanları coğrafyalar arası bu seyrüsefer göçe iten temel nedenlerden bir tanesi maalesef günümüzün sosyolojik vakası katliam, savaş, açlık gibi nedenlerdir. Gönül ister ki bu tür göçler olmasın;  ancak dünyanın egemen güçlerinin, başat güçlerin, demokrasi havarilerinin yaratmış olduğu ortamlar maalesef insanları böyle bir göç olgusuna itebiliyor.

Göçün kültürümüze ve sosyal hayatımıza yansımaları ne şekilde karşımıza çıkıyor?

RIZA İLE YAPILAN GÖÇLERDE DAHA AZ SORUN YAŞANIYOR

Bu konuya birkaç perspektif ile bakmak gerekir. İhtiyaca bağlı veya gönüllülük esasına bağlı göçlerde insanların rıza durumu söz konusudur. Rıza ile bir müktesebat ile bir anlaşma ile yapılan göçler vardır. Bunlara örnek olarak Almanya’ya göç eden Türkleri, İngiltere’ye göç eden Pakistanlıları, Fransa’ya göç eden Faslıları, Cezayirlileri, Amerika’ya göç eden Portekizlileri ve İspanyolları gösterebiliriz. Bu göç ile gelen insanlar rıza ile bu göçleri gerçekleştirdikleri için altında çok fazla sosyolojik vakaları aramak  doğru olmayacaktır. Sorun mutlaka olmuştur; Rızaya bağlı göçlerde de sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin ülkelerinin içinde bulunduğu ekonomik badireyi atlatmaya yönelik 1960 yılında Türkiye İle Almanya arasında yapılan anlaşma gereği Almanya’ya yoğun bir şekilde Türkiye’den göç yaşandı. Her iki ülkenin de insanları bu göç nedeniyle sorunlar yaşamışlardı. Öncelikle Almanya’ya giden insanlar bilgilendirilmeden gönderildikleri için öncelikle Almanya’da kültür şoku yaşadılar. Yaşadıkları o şok ile kendilerini o toplumun içerisinde soyutlamışlardı ve paralel yaşam şartlarını tercih etmişlerdi. Yani açıkçası göç eden insanların, göç ettiği ülkede geldiği ülkenin koşullarına, kültürüne göre yaşamlarını devam ettirmeye çalışmışlardı. İnsanlar geldikleri coğrafyaya bir uyum sağlayamamış, entegrasyona rıza gösterememiş ve bu duruma mukabelede bulunmuşlardı. Bu göç ile Almanya’da yaşayan yerel halk da sorunlar yaşamıştı. Dolayısıyla rıza ile yapılan göçlerde de sorunlar yaşanmış oluyor. Almanya da, Fransa’ da, İngiltere’de bu anlamda sorunları aşmak adına yoğun çaba sarf etmişlerdir. Bu noktada sorunlar daha ziyade gettolaşmak ve paralel yaşam üzerine odaklaşıyor. Yani göç eden insanlar gittikleri coğrafyada gettolar oluşturuyor, varoşlar oluşturuyor ve kendilerine yeni bir dünya inşa ediyorlar. Ne yazık ki kurmuş oldukları bu dünyada kapalı olarak yaşıyorlar, kendi kültürlerini devam ettiriyorlar, bulundukları yerdeki insanlarla iletişime geçmiyorlar, geçmeye de kapalı oluyorlar. İster istemez göç ettikleri ülkenin insanları ile bir kopukluk yaşanmış oluyor.

İNSANLIĞIN DİP YAPTIĞI BİR ORTAM YAŞIYORUZ

Bu mesenlin diğer boyutunu ise şöyle değerlendirebiliriz. Zorunlu olarak gerçekleştirilen göçlerde şok durumu var mı?

 Ülkemizin maruz kalmış olduğu bir göç dalgası var. Savaş nedeni ile Suriye’den ülkemize yapılan göç var ki bu göçte de her iki taraf için sorunlar gönüllü göçten çok daha farklı boyutlarda kendisini gösteriyor. Türkiye’nin Suriye’nin sınır komşusu olması nedeni ile insanlar savaştan ölümden korktukları için özellikle Türkiye’ye akın akın gelmeye başladılar. Kontrolsüz bir göçün başlaması ile sorunlar da başladı. Avrupa’da ise bu durumlar daha farklı şekilde yaşanıyor. Mesela Libya’dan bota binip İtalya’ya giden göçmenleri sahilde ölüme terk edilmiyor. Göç eden insanlar kayıt altına alınıyor. Eğitim durumları, meslekleri, v.s tasnifleri yapılarak kayıt altına alınıyor. Bunları tabii ki de yönetimlerimizi suçlamak adına söylemiyorum. Bizim ülkemiz Suriye ile komşu olmasından dolayı en çok göçü alan ülke oldu. Ülkemiz ani bir şok ile karşılaştı. Ölümden kaçan yığın yığın insanlar ülkemize göç etmeye başladı. Bu yoğun insan kitlesini sınırda tutup, bu şekilde bir tasnifi yapmak çok zor bir durumdu. Bugün baktığımızda Türkiye’de yaşayan zorunlu göç etmiş insanların kaç kişi oldukları, hangi mesleğe sahip oldukları, eğitim durumlarının ne olduğu, buradaki yaşam koşullarına ayak uydurma v.s konularında çok az veriye sahibiz. Elde edilen verilerin de çok sağlıklı olmadığına dair duyumlarımız var. Dolayısıyla sorun sadece anlık olarak değerlendirilmemelidir. Yani günümüzde böyle bir sorun yaşanıyor. Fakat daha vahim olan şey, gelecekte bu sorunun çok daha etkin, baskın bir şekilde her iki toplumu da etkilemesine yönelik bir ortam oluşturmasıdır. Sadece ülkemiz için değil, artık insanlığın dip yaptığı, yok olduğu bir ortam yaşıyoruz. Botlarla Akdeniz’de boğulan insanları, yıkılan hayatları, kaybolan umutları görmek mümkün… İster rızaya bağlı göç olsun, ister zorunlu göç olsun sorunlar mutlaka var.  Sorunların olmaması mümkün değil ama buna dair geliştirilebilecek refleksler, tedbirler önemlidir. Bunları başarabilen ülkeler bu badireleri belki de teğet geçerek sağlıklı bir şekilde atlatabiliyorlar.

Göçlerin engellenmesi mümkün müdür?

DÜNYA ARTIK KÜRESEL BİR KÖYE DÖNÜŞTÜ

Küresel bir dünyada yaşıyoruz. Bundan belki 20-30 yıl kadar önce bir insanın kimliğini alıp Ukrayna’ya, Gürcistan’a gidebileceği ya da alabileceği bir vize ile Rusya’ya gidebileceği tahayyül edilmesi dahi mümkün değil iken, şimdi Avrupa’da artık sınırlar arasındaki bariyerler ortadan kalkmış durumda. Mesela Fransa ile Almanya arasında, Almanya ile Hollanda arasında sınırları göremiyoruz. Sınıra geldiğinizi sadece tabelalardaki yazılardan anlayabiliyorsunuz. Dünya artık küresel bir köye dönüştü. Artık insanlar farklı coğrafyalara çok rahat bir şekilde seyahat edebiliyorlar. Bu durum ülkemiz insanı için de geçerli bir durum… İnsanlar imkânları dâhilinde kahvaltısını bir ülkede, öğlen yemeğini bir başka ülkede, akşam yemeğini de farklı bir ülkede yeme imkânını bulabiliyorlar. Dolayısıyla bu seyrüseferi engellemek mümkün değildir.  Gerek ticari nedenlerle, gerek iş alışverişi ve gerekse tatil gibi nedenlerle  artık insanlar seyrüsefer içerisindeler. Kısacası günümüzde kapalı toplumlar kalmadı. Seyahat etmekte zorlanılacak birkaç ülke dışında, artık insanlar maddi imkânları el verdiği takdirde seyahate engel bir durum söz konusu değildir; insanlar artık istedikleri coğrafyaya seyahat edebiliyorlar. Birçok ülkeye de yerleşebilme imkânına dahi sahibiz. Böylesi bir yaşam koşulunun artık günümüzde sıradanlaştığı, basitleştiği bir ortamda insanları göçe engellemeniz mümkün değildir. Bu göçler yaşanacaktır. Göçü engellemek mümkün değildir. Dünya kürsel ısınıyor, ben küresel ısınmayacağım, küresel ekonomi ülkeleri batırıyor benim ekonomim batmayacak, ben küresel olmayacağım gibi bir refleksler geliştiremeyeceğimiz gibi bu küresel göçleri de engellemek mümkün değildir.

Önemli olan burada nasıl bir refleks gösterileceğidir. Ülke olarak ve il olarak göç alıyoruz ve göç de veriyoruz. Bu göçler planlı programlı ve düzeyli olmalıdır. Dolayısıyla bu göç olgusu engellenmesi mülahazasına şahsen çok sıcak bakmıyorum. Çünkü bu göçler yaşanacaktır. Zorunlu göçler anlamında ise  insani olup olmadığı, insanlara katkı sunup sunmadığı gelen göç kitlesinin kontrol edilebilirliği-edilememesi bağlamında  çeşitli önlemlerin alınması gerekiyor tabiî ki…

İlimizdeki kaliteli göç verip kalitesiz göç vermesinin olumsuz etkilerini görmekteyiz. Bu konuda sizden bir değerlendirme alabilir miyiz?

ELAZIĞ KÜLTÜRÜNÜN İLERİ BOYUTTA KAYBOLMAYA YÜZ TUTACAĞININ ENDİŞESİNİ TAŞIYORUM

Öncelikle bahsettiğiniz konudaki verilerin nesnel olup olmadığına bakmamız gerekir. Objektif olup olmadığı noktasında, elimizde bunlara dair bir veri var mı diye bakmak lazım. Gidenlerin kimler olduğu, eğitimi durumu, maddi durumları, neden gittikleri konusunda verilere sahip olmak lazım. Ama kaliteli göç verilip kalitesiz göç alındığı konusunda yerel anlamda böyle bir algı bulunmakta. Hiçbir kültürü hiçbir ili aşağılamak ya da onlar üzerinden mülahazayı geliştirmek adına bir kaygı taşımadığımı belirtmek isterim. Elazığ bağlamında hareket edecek olursak, Doğu Anadolu’nun muhtelif yerlerinden kısmi olarak Elazığ’ın cazibe merkezi olmasından dolayı göçler alıyoruz. Bunların bir kısmı zorunlu, bir kısmı isteğe bağlı göçler olarak karşımıza çıkıyor. Diyarbakır, Tunceli, Bingöl, Muş v.s gibi illerden göç alıyoruz. Bu illerin demografik yapısına baktığımız zaman; kırsal yaşam tarzını benimseyen, kapalı toplum hüviyetine bürünmüş, okuryazarlılığın düşük olduğu, entegrasyona direnç gösteren toplumlar, kitleler olduğunu görmekteyiz. Bulundukları mahallelerde öbeklendiklerini, varoşlar oluşturduklarını, gettolar oluşturduklarını görmekteyiz. Bu insanlar kendilerine bir dünya oluşturuyorlar ve bu dünyada yaşamaya çalışıyorlar. Kendi dünyalarında geliştirmiş oldukları kültürlerinden hem kendileri, hem de Elazığ insanı etkileniyor. Fakat Elazığ’ın bir yaşam biçimi, bir düşünce tarzı, belli bir belleği var. Bu hafızanın yer ile yeksan olması elbette ki çok tehlikeli bir durumdur. Bu göç eden toplumların kendi kültürlerinin kaybolmaya yüz tutması da çok tehlikeli bir durumdur. Burada söz konusu olan, Elazığ’ın aldığı göçten dolayı Elazığ kültürünün deformasyona uğrama tehlikesinin üst düzeyde olmasıdır. Bunları gündelik hayatımızda da zaman zaman görebiliyoruz. Düğünlerimizde oyun tarzımızla, yemek kültürümüzle, birçok alanda farklılıklar oluşmaya başladı.  Ben bu anlamda ilerleyen dönemlerde Elazığ kültürünün ileri boyutta kaybolmaya yüz tutacağının endişesini taşıyorum.

BÜTÜN KÜLTÜRLER KAPİTALİST DÜZENİN PARÇASI OLMAYA MAHKÛMDUR

Fakat şunu da unutmamak lazım; gelişmiş dünya teknolojisi zaten dünyada birçok kültürü yok ediyor. Yani bunlar olmasa da bizim kültürümüz tehlike altında idi. Örneğin Kırgızistan’a gittiğinizde çekik gözlü bir genci gördüğünüz zaman gözlerinin haricinde bizim gencimizden farkının olmadığını görüyorsunuz. Alışveriş tarzı, kullandığı eşyalar, dinlediği müzik v.s her şeyiyle bizim gencimize benzer olduğunu görüyorsunuz. Benzeyen bu kültür ise maalesef egemen Amerikan kültürüdür. Bütün kültürler artık dünyaya hükmeden kapitalist düzenin bir parçası olmaya mahkûmdur. Buna direnç gösteriyoruz tabiî ki ama kültürümüz zaten yozlaşamaya doğru gidiyor. Fakat biz Tuncelileşmeyeceğiz, biz Muşlulaşmayacağız, biz Bingöllüleşmeyeceğiz v.s demenin yerine, bu şekilde göstereceğimiz bir çabanın yerine biz Amerikalılaşmayacağız diye bir çabanın gösterilmesi hem Bingöllüyü v.s, hem bizi kurtaracaktır. Bırakalım her kültür kendi dinamikleri içerisinde yaşasın. Bingöl’ün bize katacağı, Bingöllünün de bizden öğreneceği çok şey vardır. Bunu rıza ile yaptığımız sürece, bunu ırkçı bir söylemle bunu despot bir algı ile yapmadığımız sürece kendi iç bünyemiz içerisinde kültür alışverişinin bir zenginlik olarak bizlere katkı sağlayacağını düşünüyorum. Ama bunun da baskın kültürler tarafından kullanılmaması gerektiği inancındayım.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Haber Scripti: Küre Host