Geçmiş zaman olur ki…

Günlük hayatın karmaşasında unutulan değerler Ramazan ayıyla birlikte hatırlanırken, eski Ramazanları özlemle hatırlayanlar çok. Eski Ramazanları özlemle hatırlayanlardan birisi de araştırmacı, yazar, şair Zekeriyya Bican…Bican ile eski Ramazanlar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Bican sohbetimiz esnasında; o zamanlarda olup bugün olmayan şeyin ''sevgi'' olduğunu dile getirerek bir mahallede oturan fakirlere de, zenginler tarafından onuru kırılmadan yardım edildiğini ifade etti.

Geçmiş zaman olur ki… Kültür-Sanat

Türk kültüründe Ramazan ayının iftardan sahura kadar her gün süren bir şölen ve şenlik ayı olduğunu belirten Araştırmacı, yazar, şair Zekeriyya Bican’dan Eski Ramazanları dinlerken adeta o günlere gittik. Eski Ramazan geleneklerini Zekeriyya Bican’dan dinleyelim:

YEDİ BİN YILLIK KÜLTÜR BİZLERE ULAŞMIŞ

Zekeriyya Bican sözlerine başlarken, Harput’un kadim kültürünün önemine değinerek bu kültürün dededen toruna geçerek bugünlere ulaştığını kaydetti. “Anadolu’nun herhangi bir iline gittiniz diyelim; orada bir gelenek görürsünüz dikkatiniz çeker bazen.. İçinizden dersiniz ki; ‘bu gelenek bizim yöremizde de var’ ama gördüğünüz şeyi sanki Elazığ’dan o yörelere gitmiş gibi hissedersiniz. Aslında bu Anadolu’nun cennet coğrafyasının tamamının toprağına, insanına sinmiş bir gelenek, bir kültürdür. “8. Şehir” adlı eserimde yazdığım şiirde ‘Taşraya ilk çıktığımda gökteki dolunayı gördüğümde üzülmüştüm. Bizim ay dede buraya kaçmış’ diye.. İşte onun gibi bir şey. Ay dede nasıl bütün dünyaya ait ise aslında bizim kültürümüz de Türkiye’ ye ve Türkiye dışındaki Türk dünyasına aittir. Harput çok kadim bir şehir... Yaklaşık 7000 yıl öncesine dayanan bir tarihe sahip. 7 asır önce yaşananlarla 7 bin yıl önce yaşanların süzgeçten geçmiş halini biz kültürümüz diye yaşıyoruz. Harput henüz fethedilmemişken Fatih Sultan Mehmet Harput’a bilim adamları gönderirmiş ve Harput’taki insanlarla ilim adamlarının hemhal olmalarına vesile olmuştur. O zaman Harput’ta yaşanan kültür zamanla dededen toruna, babadan oğula geçmiş; bizlere ulaşmış ve eski yüzyılların kültürünü yaşar olmuşuz.”

İFTARLAR İBADET HAVASINDA GEÇERDİ

Bican, konuşmasında eski Ramazan geleneklerinde iftar sofralarının adeta bir ibadet havasında geçtiğini söyleyerek sözlerine şu şekilde devam etti; “Ramazan geleneklerinden hatırladıklarımdan en önemlisi, Ramazan ayının kış aylarına denk geldiği ve benim de o zamanlar ilkokul çağlarımda geçirdiğim Ramazan ayıdır. O zamanlar çocuk aklı ile yağan kar ağzımıza kaçar diye çok korkar, nefesimizi burnumuzdan alır, iftar vaktini zor ederdik.  Çocuklar birbirlerini kandırır ‘ağzını açarsan orucun bozulur’ diye nefessiz oruçlar tuttuk. Akşam olduğu zaman babam oruç tutan çocukları sırtında gezdirir ve nohut ekmeğinin 25 kuruş olduğu dönemde çok kıymetli olan 1 Lira ile ödüllendirilirdi. Oruç tutan çocuğu oruca teşvik etmek amacıyla ödüllendirildiği bir şeydi. Çocuklara unutamayacağı gelenekleri yaşatmak için verilebilecek en önemli geleneklerdi. Büyüklerimiz bizlere bu duyguları o dönemde öyle yaşattılar ki unutmadık, unutmamıza da imkân yoktur.”

 “Akşam olur iftar sofrasının başında babam ve hane efradı sofrada büyük bir sessizlik içerisinde ezanın okunmasını beklerken, o arada dikkat ederim ki rahmetli annemin ve babamın dudakları kıpırdıyor. Belli ki dua okuyorlar. Ezan okununca hemen herkes yemeğe ve suya saldırmazdı. Babam önce dua ederdi. “Ya rabbi senin rızan için oruç tuttuk. Senin rızanla, emrinle ve izninle orucumuzu açacağız. Şükürler olsun bu sofradaki nimetlere… Olmayanlara da ulaştır. Afiyet olsun” der sonra iftarlar açılırdı. O iftar yemeklerimiz de adeta bir ibadet havasında geçerdi. Sofradan hemen kalkılmazdı. Karnı doyan kaşığını sofraya bırakır ve gözlerimiz, babamızın şükür duası yapmasını beklerdi. “Allah’ım çok şükür bugün de verdiğin nimetle karnımızı doyurduk inşallah bir başka iftarda buluşmak dileği ile” diyerek şükür duasını yapardı. Bunları söylerken de ertesi günün iftarını kastederdi. Çünkü hayatta hiçbir şeyin garantisi yoktur ve bizim büyüklerimiz onun farkındalığı ile yaşıyordu.” 

ÇOCUKLAR BİZDEN SONRAKİ CAMİ CEMAATİDİR

Eski Ramazan geleneklerinin çocuklara aşılanması anlamında çocuklara sevecenlikle davranılması gerektiğini söyleyen Bican “İftarlar yapıldıktan sonra büyükler teravih namazına giderlerdi. Onlarla beraber teravihe gitmek isteyen çocuklar da giderlerdi. Camiye gitmek isteyen çocuklar engellenmezdi. Çocuklar teravih namazında haylazlık yaptıklarından, bir araya gelmeyecek şekilde namazda saf tutturulurdu. Her ne kadar yaramazlık yapsa da, camiye çocukların getirilmesinde bir sakınca görülmezdi. Cemaatten hiç kimse şikâyetçi değildi. Bir defasında cemaatten birisi “bu çocukları getirmeseniz olmaz mı” dediğinde hoca efendi “o çocuklar bizden sonraki cami cemaatidir. Varsın yaramazlık yapsınlar biz onları yaramazlıkları ile seviyoruz” Dediğini hiç unutmuyorum… Çocuklar hocadan bu sözleri duyunca “hoca bizi adam yerine koyuyor” diyerek daha çok camiye gelmeye hevesleniyorlardı. O zamanlar, her söz bir nasihat, bir ders niteliğindeydi” diyerek konuşmalarını sürdürdü.

AYAĞI YERE DEĞMEYEN FOLKOR EKİPLERİ

 “Kış aylarında oruç tutulduğu zaman geceler uzun geçerdi. “İnşallah davul su almasa” diye temenni ederdik. Yani ‘davulcu iyi çalsa davulu’ anlamına gelen bir tabirdir. Bizden büyük ağabeylerimiz mahallede davulcuyla delilo, halay, çiftetelli gibi oyunlar oynarlar mahallenin hanımları pencerelerden izlerler, erkekler de dışarı çıkar izlerlerdi. Hatta oyun sever büyüklerimiz de gençlerle birlikte kolbaşı olur, oyun oynarlardı. Bu Ramazanların en unutulmayan geleneğidir. Her mahallenin farklı bir folklor ekibi vardı. Davulcuları da farklıydı ama hepsi aynı şeyi çalardı. Klarnetçi Mehmet Şerif Çeçen, Davulcu Hıdır, Davulcu Arap Halil gibi ekiplere davul ve klarnet ile eşlik eden, Ramazanlarda insanlarımızı sahura uyandıran değerli büyüklerimizdendi. Remzi Çapar’ın, Mustafa Turan’ın, Mustafa Alçiçek gibi büyüklerimizin “ayağı yere değmeyen” diye tabir edilen folklor ekipleri vardı. Öyle güzel bir insanlık topluluğu vardı ki; mayası insanlıkla yoğrulmuş bir toplum ve o toplumun fertleri, bu toprağı benim toprağım diye benimsemiş, oyunları benim oyunlarım diye oynamış, o kültürü vücuduyla, bedeniyle, oyunuyla, zihniyle, fikriyle yaşamış bir insan topluluğuydu.”  

“1971 yılında Elazığ’da sadece 4 tane chevrolet araba vardı. Faytonların ve at arabalarının çoğunlukta olduğu o dönemde 23 tane Murat 124 araba daha geldi. O zamanlarda İstasyon Caddesi parke taşla döşeliydi ve O at arabaları istasyon caddesinde giderken ayakları kayardı, düşer kaldırmaya uğraşılırdı ve çok zahmet çekilirdi. Daha sonra 1973 Haziran ayında İstasyon Caddesi asfalta kavuştuğu gün Elazığ Halk eğitim Merkezinin önünde rahmetli Mustafa Alçiçek’in folklor ekibi oynadıkları folklor ile insanlara bir bayram havası yaşatmışlardı. O görülmeye değer folklor oyunu sonrasında İstasyon caddesindeki oyunlar ramazan boyunca da devam etti.”

YEMEK TAKASI YAPILIRDI

Bican, eski Ramazan hatıralarından bahsederken, eski Ramazan geleneklerinde evlerde iftar sofralarında tek çeşit yemek bulunmadığını ve komşuluk ilişkileri sayesinde iftar sofralarının zenginleştiğine değinerek “O zamanlarda Ramazan sadece oyunlarla şenlenmezdi. Ramazan ayı sevinçle, zevkle beklenirdi. Birçok yemek çeşidimiz var ve normal bir evin yemek menüsünde olabilecek yemeklerin haricinde; bir evin iftar sofrasında yaklaşık on çeşit yemek olurdu. Zannedilmesin ki fakir bir evin sofrasındaki kuru fasulye ve pilav ile Ramazan geçiriyor. İftara birkaç dakika kala bakarsınız ki, çocuklar ellerinde tepsilerle evlerinde pişen yemeklerden birer tabak ev ev gezerek yemek dağıtır ve yemek takası yaparlardı. Hiçbir zaman iftar sofralarında yemek çeşidi 5-10 çeşitten aşağıda olmazdı” dedi.

“Rızaiye mahallesi, Zikzak sokakta geçirdiğim yıllardaki Ramazan ayını da unutmam mümkün değil. Her akşam iftar sofralarında mutlaka aşure olurdu. Ramazan bitecek ve aşure yapma sırası kendisine gelmeyecek diye insanlar üzülürdü. Ama herkes o gün aşure pişecek olan  eve katkı olsun, sevabı bol olsun, aşure zengin olsun diye aşure malzemesi gönderirdi.”

BAYRAM SOFRALARININ UNUTULMAZI; BÜTÜN CEVİZ İÇİ

Harput’un Ramazan geleneklerinin her yöreden daha farklı yaşandığına değinen Araştırmacı Zekeriyya Bican,”Dünyanın her yerinde Ramazan gelenekleri vardır ancak Harput’un gelenekleri çok farklıdır. Bayrama yakın insanlar kabir ziyaretlerinde bulunur ve Ramazan bitiyor diye üzülürlerdi. Bayram sabahında erkekler namaza gider herkes camide iken evin hanımı veya gelin -kayınvalide anne kız gibi sabah kahvaltısı hazırlarlardı. Ramazan Bayramı kahvaltısı haricinde daha çeşitli bir kahvaltı sofrası görmedim diyebilirim. O sofradaki bütün halde çıkarılmış ceviz içleri taze bal ile yenildiği takdirde tadı damağınızda kalırdı.  Ve o ceviz her evin sofrasında bulunurdu. Kimse demsin ki her evde ceviz mi vardı? Olmayan evlere de ceviz gönderilirdi.” Diyerek yardımlaşmanın önemine de vurgu yaptı.

BİCAN’DAN YAŞANMIŞ BİR HİKÂYE

“Benim babam toptan perakende işi ile uğraşırdı. Yanında çalıştırdığı işçilere Ramazan ayı geldiği, bayramlarda bir at arabası erzak gönderirdi. Dömbekçi Kudret Efendi adında bir çalışanı vardı. Askerden yeni gelmiş, babası çalışamıyor, annesi de zaten yaşlı çalışabilecek durumda değildi. Bir gün Ramazan arifesinde Dömbekçi Kudret kara kara düşünürken babam Yusuf Bican; “Hayırdır kara denizde vapurların mı battı. Be ne hal?” diye sorar. Kudret Efendi; “ Karadenizde vapurlarım batsa daha iyiydi bu daha beteri... Anam dedi ki çorba pişireceğim; evde döğme bile yok” Bu sözler üzerine babam Kudret Efendi’nin yüzünü okşar ve “düşünme bi çaresi bulunur”der. Dömbekçi Kudret Efendi ise içinden “ne çare bulunacak sanki benim durumum belli” diye geçirir.”

“ Babam Yusuf Bican “Ramazan ayına giriyoruz. Bir yere ihtiyaç malzemesi hazırlanacak, erzakları hazırla, her malzemeden bir torba doldur ve arabanın arkasında boşluk bırak odun da yüklenecek” diye seslenir Kudret Efendiye… Dömbekçi Kudret içindenden “bu malzemelerin gideceği ev ne şanslı” Diye düşünürken adresi sorar.  “Baban gile” gidecek der babam ve “babamın parası mı var ki bu erzakları nasıl götüreyim “dediğinde ise Yusuf Bican “ödersiniz ödersiniz” diye karşılık verir. Sevinçle üzüntüyü bir arada yaşayan Kudret Efendi “o anda benim dimağımda üzüntü ile neşe at başı gidiyordu. Ramazan geliyor artık her şeyimiz, yiyeceğimiz var. Hatta konu komşuya bile ikram edebileceğimiz kadar erzakımız var. Üzüldüğüm şey ise acaba ömrüm bu erzakların bedelini ödemeye yetecek mi?” Diye o anki duygularını ifade eder. Bayrama kadar haftalıklarından erzak parasının kesilmemesi sonucunda bayrama bir hafta kala Kudret Efendi “Yusuf abi son haftalığımı almak istemedim borcuma sayalım dedim” diye borcunun artık ödemeye başlamasının vaktinin geldiğini anlatmaya çalışsa da babam  “o borç diye sizin eve gitmedi. O benim size hediyemdi” der. Kudret efendi o anda hissettiklerini şu şekilde tarif etmişti; “Sanki bir gök kubbe başımdan kalktı gibi hissettim” Uzanır Yusuf Bican’ın elini öpmeye çalışır ancak Bican elini dahi öptürmez “elimi öptürürsem ben günahkâr olurum. El öpmenin karşılığı olur oysaki bu Allah rızası için yapılan bir şeydir” der.”

GELENEKLERİMİZ HALA YAŞATILIYORSA KADİM KÜLTÜRÜMÜZÜN NETİCESİDİR

Bican, konuşmasının sonunda kültürümüz sayesinde geleneklerimizi yaşatabildiğimizi söyleyerek sözlerini şu şekilde sonlandırdı; “O dönemlerde Hacı Şerif Kömürlü, Yusuf Bican, Arpacı Sıtkı gibi arpacı şehrin meşhur ileri gelenleri ihtiyacı olan ailelerin listesini çıkartır, kimseye kimden geldiğini bildirmeden yardımlarını yaparmış. Bizler bu güzellikleri yaşadık. Ne kadar anlatılsa bitmeyen bir konu bu… Duygularımızı anlatma ya kelimeler yetmiyor. Çok şükür Müslüman bir Türk olarak Türkiye’de dünyaya geldik ve yine çok şükür ki Elazığ’da dünyaya geldik. Üzülerek söylüyorum ki ülkemizin pek az yerinde bu gelenekler, bu töreler yaşatılıyor. Günümüze kadar birçok saldırılara uğramış bu coğrafyamız hala hayatta kalabilmiş ve hala yaşıyorsa bu kadim kültürümüzün neticesidir.”

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Haber Scripti: Medya İnternet